ÜMİT FIRAT: "'SENİ BAŞKAN YAPTIRMAYACAĞIZ' SÖYLEMİ HATAYDI"

Kürt siyasi hareketinin önemli isimlerinden birisi olan Ümit Fırat ile HDP İzmir İl Binasına saldırı ve son dönem HDP ve Kürt siyasi hareketini konuştuk. Konunun önemi nedeni ile anlam kaymalarına yer vermemek için, Sayın Fırat'ın verdiği cevapların birebir çözümlerini yayınlıyoruz.

HDP İzmir İl binasına saldırıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu türden saldırı veya katliamlar yeni ortaya çıkmış hadiseler değil. Kürtlerle ilgili yüzleşme talepleri ve Kürt meselesinin varlığı kabul görmeye başladığından beri böylesi gelişmeler daha da artmış oldu. Kimisi devletin görevlileri tarafından alenen, kimisi Diyarbekir’in orta yerinde, kimisi İzmir’in orta yerinde karşımıza çıkabilmekte. Türkiye’de ne yazık ki, son yıllarda bu tür cinayetleri tahrik ve teşvik eden çok daha hissedilir bir iklim oluşturulmakta. Böyle bir gerilim tabii sadece Kürtlere dönük de değil. Farklı düşünce ve eğilimlere sahip pek çok insanın, geçmişte hiç değilse birbirlerine tahammül ettiği bir atmosfer yaşanırken; son birkaç yıldır artık o tahammül duygusunu da aşıp, son dönemin tetiklediği atmosferin de etkisiyle, artık birbirlerini yok etme duygularının öne çıktığına tanık olunmaktadır.

Türkiye’de öteden beri bir cezasızlık ve hukuk dışılık süregelmekte. Cezasızlık bazı gruplara ve insanlara, yasalarda suç sayılmış bazı fiilleri yapma hakkı gibi bir meşruiyet sağlamıştır. 14 yıl önceye gittiğimizde de Hrant Dink’in katili polisler tarafından kahraman gibi karşılanmıştı. Keza İzmir’de de polisin yakaladığı bir katil, ‘abi ismin ne’ diye bir muamele ile karşılaştı ve doğru dürüst sorgulaması bile yapılmadı. Belli görevler, belli odaklar tarafından, özellikle kin ve nefret duygusuyla eğitilen birtakım çevreler, güvenlik görevlilerince sempati ile karşılanıyor ve saygınlık kazanıyor. Bu da bize yargılamanın nasıl olacağını ve nereye varacağını göstermiş oluyor. Yarın, yeni bir cinayet gerçekleştiğinde de çok benzer bir işleme tabi tutulacağını söylemek bir kehanet değil. Toplumda adalet tamamen duygusu yok edilerek, adeta bir ‘cezasızlık hukuku’ nun egemen olduğu yerleşmekte.

Bazı çevreler saldırıyı ‘Gladyo eylemi’ olarak tanımladı. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

O soğuk savaş dönemi gladyo eylemleri gerilerde kaldı. Artık onun yerine yerli ve milli gladyolar piyasaya çıkarılmaya başlandı. 1950-90 arası gladyo, çok daha makro düzeyde ve soğuk savaş eksenli yaratılan bir oluşumdu ve artık devrini tamamladı. Oysa Türkiye’de zaten bu işin tarihsel kökleri mevcuttu. Parlamentonun ortasında insanlar öldürüldü ve sorun çıkmadı. Ben ve benden önceki kuşağın yaşayıp tanık olduğumuz pek çok cinayetler vuku buldu. Teşkilat-ı Mahsusa’dan ve Karakol örgütlerinden bu yana göz göre göre cinayetler işlendi. Ankara’da 1920’lerde milletvekili öldürüldü. O günlerden beri Gladyo’ya rahmet okutturacak ağlar oluştu bu ülkede. Gladyo uluslararası ve evrensel bir kavram olarak vardı, ama Türkiye’de ondan öte ağlar vardı zaten. Devletin uygun gördüğü kişiler çok rahatlıkla yok edilebiliyordu. Moda deyim ile yerli ve milli yapılar vardı. İzmir cinayeti de onlardan birisiydi. Özel bir eğitim alarak yetiştiriliyorlar. Hatta bunlara bir şey demeye gerek yok zaten. Onlar nerede, ne zaman ve kime ne yapacaklarını biliyorlar. Onlara “hadi, sen şunu yap” demeye gerek duymaksızın, belli anlar geldiği zaman, belli etkinliklere ve belli hareketlere karşı girişebilecek bir donanıma bir birikime sahip oluyorlar. Bunlar, eskiden beri süregelen yapıların devamıdır.

Son zamanlarda bazı HDP içinden ya da hükümete yakın bazı siyasetçiler ve köşe yazarları, HDP’nin Millet ittifakı ve Cumhur İttifakı arasında bir seçim yapma zorunluluğunun bulunmadığını belirten ifadeler kullanmaya başladılar. Nasıl karşılıyorsunuz bu yaklaşımı?

Bunu söyleyen arkadaşlar, keşke bunu 2015’te idrak etselerdi. 2015’de Ak Parti’nin tek başına hükümet kuramayacağı gibi bir sonuç çıkmıştı. HDP elbette yeni bir hükümette olma talebi taşımıyordu; tamam, ama en azından mevcut diyalog ortamını sürdürebilecek, belirlediği bir takım reform talepleri koşuluyla aleyhte oy vermemek suretiyle kısmî bir destek sağlayabileceği yeni bir hükümet kuruluşuna yeşil ışık yakabilirdi. Her ne kadar , ‘seni başkan yaptırmayacağız’ sözü gibi bazı olumsuzluklar yaşanmışsa da, yine de Kobani olayları, ‘Seni başkan yaptırmayacağız’  gibi olumsuzluklar yaşanmış olsa da, 7 Haziran 2015 gecesinde hala devam eden bir diyalog ortamı hala yürürlükteydi. Birkaç hafta sonra ise “devrimci halk savaşı”, Suruç, Ceylanpınar, hendek savaşları gibi olaylarla her şey allak bullak oldu ve değişti.

Bu arkadaşlar ne yazık ki, o zaman garip bir ruh haline girdiler. Ben de çok hayran değilim Ak Parti’ye. Ama ben biliyorum ki, bir diyalog başlamışsa, bunu kurmuş olmak önemliydi. Taşlar bir kez yerinden oynarsa, bir daha aynı masaya gelmeleri zorlaşırdı. Bir söz vardır. ‘Ya davulcuya ya zurnacıya varmak’ diye. Ak Parti sonunda MHP ile işbirliğine gitti.

Dikkat ederseniz, 2015 Haziran’ından sonra da bir hayli sular aktı köprünün altından. Ben de Ak Parti’nin Türkiye’yi güllük gülistanlık yapacağı için değil, davulcuya zurnacıya varmasından korkuyordum, nitekim öyle oldu. Ben bunu seçimlerden birkaç gün sonra bir televizyon yayınında “maazallah, ya MHP ile işbirliği yaparsa” dediğimde, sunucu Oğuz Haksever de irkildi ve bu söylemimden “o sizin düşünceniz” dedi. Ama neticede benim ‘maazallah’ dediğim şey, gerçekleşti. O süreçte Ak Parti içerisindeki güçlü odak, CHP koalisyonunu bile istemedi ve tekrarladığı seçimlerde parlamentoda büyük bir ekseriyet kazandı. Kazandı da ne oldu, bu ekseriyete rağmen Türkiye’yi yönetemedi ve kendisine yeni ve adı konmamış bir koalisyon ortağı bularak sonunda davulcuya vardı.

Yine de, ‘neden o gün değil de, bugün’ demem bu arkadaşlara. Bugün bunları söylemeleri de, hiç değilse o gerginliği, o düşmanlaşma pozisyonunu terk anlamında bazı işaretler veriyor olabilir, ama şu gelinen noktada artık yeni bir diyalog ortamı yakalamak çok zor. Üstelik bu arkadaşlar, HDP’nin ana akım siyasi geleneğine mensup ve karar verici birer pozisyonları da yok. Oldukça sert ve vurdulu kırdılı bir dönem yaşandı.

Genel iklim değişikliği yaşanabilir ancak. Arkadaşların aklından Ak Parti ile barışmak gibi bir düşünce geçiyorsa, genel anlamda bir iklim değişikliği lazım. MHP ve benzeri düşüncelerin devletin etkin kadroları ve politikalarından behemehâl uzak tutulması ve tasfiye edilmesi gereklidir. Türkiye’de genel bir yumuşama ortamında Ak Parti ile de CHP ile de diyaloglar kurulabilir. Damdan düşer gibi böyle bir noktaya gelmek, onların iradesini aşan bir şey. Bu çok daha genel bir talep haline gelmeli.

Seçimler konusunda düşünceleriniz nelerdir?

Dönemin getirdiği atmosfer çok önemli, bugün için muhalefetin erken bir genel seçim istemesi ne kadar doğru ise, iktidarın da bunu reddetmesi kendi politik çıkarları açısından o kadar doğru ve gerçekçidir. Ne var ki, mevcut muhalefetin siyasi gücü, henüz bir erken seçimi gerçekleştirecek konumda değil. Tabii bir talihsizlik de var ki, o da hem AK Parti hala tek başına en büyük kitlesel desteğe sahip, hem de muhalif cephede HDP dışlanarak iktidarı sarsabilecek bir kitle desteği yok. Özellikle erken seçim ve yönetime talip olan bir muhalefetin bu işi hangi siyasi desteklerle gerçekleştirebileceklerini de netliğe kavuşturmaları gereklidir.

Örneğin, iki yıl önce 74 yaşındaydım ve ömrümde ilk defa CHP’ye oy verdim. Geçici olarak Fethiye’de bulunuyordum ve uçağa binip İstanbul’a giderek İmamoğlu’na oy verdim. Bu kararımı da yazdım arkadaşlarıma. Çünkü benim günün birinde CHP’ye oy vermemi kimse beklemezdi. O gün Türkiye’de bir demokrasi cephesi söz konusuydu ve ben de bu cephenin içerisinde yer almayı tercih ettim.

Şayet taraftarları Abdullah Öcalan’ın sözünü dinlese ve sandığa gitmeselerdi, İstanbul’da seçim sonuçları öyle sonuçlanmayabilirdi. İstanbul’daki seçim sonuçları, 31 Mart yerel yönetim seçimleri sonuçlarından çok daha önemliydi.

Bugün silahlı bir örgütün etkisinde olan, çocukları veya yakınlarını kaybetmiş,  yerinden edilmiş, işkence ve eziyetlere katlanarak mağdur olmuş çok geniş bir Kürt kitlesi var ve bu kitle her şeye rağmen HDP’ye sahipleniyor. Tabii o partiyi, o kitleyi yönetenlerin her zaman sağduyulu kararlar verdiğine de inanmıyorum. Misal, kendisi de aday olmak gibi hakka sahip olan Selahattin Demirtaş’ın, çıkıp TBMM’de, “seni başkan yaptırmayacağız” demesi hiç de akıllıca değildi. Bu çıkış, o gün için bazı taraftarları arasında ve muhalif kitlelerde büyük bir sempati de yarattı, ama siyaseten doğru değildi. Realite bu değildi.

Ben de Tayyip Erdoğan’ın mevcut statüsü ile Cumhurbaşkanlığı’ndan hiç mutlu değilim. Ama Tayyip Erdoğan değil de Ekmelettin İhsanoğlu seçilseydi çok mu iyi bir sonuç ortaya çıkardı? Hiç sanmıyorum, Esas mesele bir insanın başkan olup olmaması değildi. Mesele o şekilde ortaya konulmamalıydı. Bugün hala ilerici, devrimci arkadaşımızın sempati ile yaklaştığı bir ifadedir, ama siyaseten son derece yanlıştı, zamansızdı ve bedeli de ağır oldu. Sadece Selahattin Demirtaş’ın hapse girmesi ile değil pek çok mağduriyeti de beraberinde getiren bir sürecin sinyali oldu. O döneme ilişkin olarak bu sözün masaya yatırılıp bir özeleştirisi yapılmalı. Selahattin Demirtaş da özeleştiri yapmalı bu sözle ilgili. Böylesi bir sözün her zaman yanlış olduğunu söylemiyorum, bilhassa o gün, o an için ifade edilmesi yanlıştı ve ölçülüp biçilerek ifade edilen bir söz değildi. Bir yandan bu sözü söylüyorsunuz, diğer yandan diyaloğu sürdürmeye çalışıyorsunuz. Bu sözün birinci dereceden muhatabı o insandır. O da elinin tersi ile itince, masa da devrildi, diyalog da bitti.

‘Dolmabahçe mutabakatı’ da yanlış bir ifadeydi. Aynı gün toplantı sona erdiğinde de bir TV kanalında, bu bir mutabakat değildir, iki ayrı metin okundu bir uzlaşma eğilimi ortaya çıktı. Bir masanın etrafında herkes kendi görüşlerini ifade etti. Bu önemli bir başlangıçtı. ‘Muhabakat’ diyorsunuz, peki neyin üzerinde anlaştınız? Hala HDP’de ‘mutabakat’ diyorlar. Bir mutabakat metni yok ki ortada. Belki mutabakata doğru gidilebilirdi. Kaleme alınmış iki tane metin vardı. Birisi Abdullah Öcalan’ın yazdığı, Sırrı Süreyya Önder’in okuduğu 10 maddelik metin, diğeri de hükümeti temsilen, Yalçın Akdoğan okuduğu metin. Şimdi burada ortak bir mutabakat metninden söz edilebilir mi?

ÜMİT FIRAT KİMDİR

1945 yılında Erzincan'da doğdu. Aslen Bingöl-Kiğılı. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ni bitirdi. Sol fikirleri benimsedi. Türkiye İşçi Partisi ve Devrimci Doğu Kültür Ocakları'nın aktif üyesi oldu. 1973'te Ankara'da Zafer Çarşısı'nda bir kitapçı dükkanı açtı. 1979'a kadar bu işi yürüttü. 12 Eylül 1980 sonrasında yargılandı. Sekiz yıl cezaya mahkum oldu ve dört yılı cezaevinde geçti. 1989-1990 yıllarında henüz Halkın Emek Partisi (HEP) kurulmadan önce bir kürt partisi kurma girişimi içinde yer aldı. Bu girişim daha sonra SHP'den ihraç edilen ve istifa edenlerle birlikte 'Yeni Oluşum Grubu'na, daha sonra HEP'e kadar uzandı. Ancak bu partide kurucu olarak yer almadı. 1991 yılında Murat Belge'nin öncülük ettiği 40 kadar yazar, aydın, akademisyen ve politikacıyla birlikte Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı. 1992'de Kürt Aydın İnisiyatifi'nin kurucularından biri oldu. 1993 sonrasında Cem Boyner liderliğindeki Yeni Demokrasi Hareketi'nin kurucularından ve aktif yöneticilerinden biri oldu.

26 Haz 2021 - 16:46 -


TÜM RÖPORTAJLAR GÖSTER

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gazete Grafiti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gazete Grafiti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gazete Grafiti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gazete Grafiti değil haberi geçen ajanstır.