DAĞLAR YALNIZ ÜŞÜR - ABBAS TURAN İLE SÖYLEŞİ (1)

Merhaba sevgili Abbas. Kaderde seninle söyleşi yapmak da varmış. Ne güzel. Uzun zamandır yazıyorsun. Gayrı işin ehli bir Abbas Turan var diyebilir miy...

Merhaba sevgili Abbas. Kaderde seninle söyleşi yapmak da varmış. Ne güzel. Uzun zamandır yazıyorsun. Gayrı işin ehli bir Abbas Turan var diyebilir miyiz bu meydanda, ya da km bu Abbas Turan diye mi sorsak?

Merhaba Ali can. İki biçim de aynı cevapları ister. Yazmak senin de sevdiğin bir iş, dolayısıyla ikimiz adına güzel bir iş. Hatırlarsan, biz bu işe okumaktan başladık ve halen de sürüyor. Senin, Altı Nokta Körler Derneği’nde çalıştığın günlerde edebiyatın şiir denizinde kulaçlıyorduk sanata dair mesafeyi. Oysa yol aldıkça sonsuzlaşan olduğunu düşünememiştik kıyının veya durağın. Derinlik de diyebileceğimiz birikimin koynunda bilgiyi işlemek, düşünmek, fikri sonuçlar elde etmek ve yazmak ciddiyet kadar süreklilik de istiyor.

Başlangıçta özenmek demek benim adıma doğru olmasa da acemilikten getirdiğim Abbas Turan, şimdilerde ömrüne haciz koyan birikimin meyvelerini bölüştürüyor okurlarına. Hatta şu da denebilir, yaşadığını belgeliyor Abbas Turan. Bu anlamda, yöntemleri tartışılsa bile samimiyeti kuşku götürmez diyebilirim.

İşten kastın şiir veya tümden edebiyat oylumunda ele alınabilecek uğraşlar ise, birçok şey söyleyeyi birlikte söylemek icap eder..

⁃ Tabi ki kastım edebiyat, ancak sen Abbas Turan ile ilgili söyleyebildiklerini söylemekte özgürsün.

Teşekkür ederim.
Özgürlük gibisi yok. Üretmek eyleminin koruyucu güçlerinden biri, sürekliliğe de katkısı çok olan özgürlüktür Ali can. Bu gerçek senin de yakından bildiğin, hatta tanıdığım günden beri savunduğun, sanat adına olmazsa olmazlardan saydığımız, özgül ağırlığı neredeyse niteliğe denk gelen etkileyen. Benim fazla çalışmama rağmen geç veya yavaş oluşumun sebeplerinden biri de bu.
Özgürlük.

Köyden edindiğimiz, niteliği ve sanat özelinde tartışılır birikim, sonra yatılı okulun her gün yüz yüze kaldığım aynı görseller veya aynı sosyal iklim, şehirdeki acemiliğin üstüme yapıştırdığı çekingenlik (tabi bu daha çok efendiliğimizle yok gibiliğe erişse de, beni hep ikircikli eylemekteydi) ve iş hayatımın gerektirdiği ciddiyet, model olma hali özgün özgürlüğümüzü şekillendirdi. Bunun izlerini ilk yazılarımda ve şiirlerimde dikkatli bakınca fark etmemek mümkün değil.

Ay Geceye Yürümüş adlı kitabımda nereden baksan üç kitabı sırtlanacak imge yoğunluğu görürsünüz. Yazı ve şiir dilimin ağır (!) olduğunu iddia edenleri haklı gibi gösteren bu durum, kimseyi incitmemek, eleştirel makastan az da olsa kaçınmak, asgari müştereklerde gezinmek, diyeceklerimi anlamsızlığa doğru saklamak, hatta umuda katkı olsun diye düşsel idealizmin reklamını yapmakla fazla uğraştım gibime geliyor.

Fakat, her ne yaptıysam içinde bu günleri taşıyan saygıdeğer güzellikler vardı. Aklımın bir köşesinde, Kurtuluş Savaşı kahramanlarına duyduğum minneti türkülemek, sanat ve edebiyatın, özellikle şiirin usta emekçilerine saygıyı dizelemek, dünyanın daha yaşanılır olması adına yürek eskitmişlerin sayını çalmak, yani önemini vurgulamak, toplumu veya insanlığı ayakta tutan değerlerin reklamını yapmak gibi şeyler hep vardı.
Bundan sonra da var olacağı gibi.

⁃ Bunlar senin edebiyat veya sanat çabanı isabetsizliğe mi sürükledi, burayı biraz açar mısın?

Sanatın veya onun bir alanı olan edebiyatın kendi içinde bir dünyası var. O dünyanın değerleri ve ölçüleridir üretiminize eser veya eser değil dedirten. Siz eğer, öznel ölçülerinizin (hele ki sığ ise) sınırlarını, her ne sebeple olursa olsun aşamıyor iseniz, uzun soluklu veya evrensel genişlikte üretemiyorsunuz. Benim özel koşullarım sebebiyle, dönem dönem bu darlıkta aşırı yorulduğum söylenebilir. Daha doğrusu, halk kültürüne olan sevgim sebebiyle, yeteneğimi yerel dil ve eylemlere mahkum ettim. Ancak son yirmi yılda, çoktan daha fazla çalışarak geldim bu günkü Abbas Turan’ın dünyasına.

⁃ Bana kalırsa bu duruma gecikmişlikten ziyade, her yazara kolay nasip olmayacak bir birikimin tarihi demek daha doğru olur. Yoksa, seni buraya hangi beğeni ve bilgi taşıyabilirdi ki? Bence halk kültürünün hakkını yememek lazım. Özellikle türkülerin, köylülüğün, yatılı okulun, köy romanlarının, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in, Aşık Veysel’in, Mahsuni’nin. Elbette yüzlerce kişi ve konu sayabiliriz. Ha, sen şuna hayıflanmakta haklı olabilirsin; onlar sebebiyle onların dışındakilere geciktin. Ona bir şey diyemem. O da Abbas Turan’ın edebi hayatından söz edecekler için tarihi bilgi oldu artık. Bu gün, şiirden romana, öyküden denemeye, köşe yazılarından türkülere kadar dalbudak salmış bir Abbas Turan ile sohbet edebiliyoruz. Sonuç yeterli bence. Türkü demişken sorayım, müzik alanında da Bora Temmuz ile hatırı satılır işler yapmaktasınız, bir yazarın, tam da üreteceği zamanda zamanını çalmakta olduğunuz hissine kapılmıyor musun?

Haklısın.
Zaman zaman aklıma gelmiyor değil. Ancak, kimi ustalarımın dediği gibi, bu canım ülkede aydın olmanın tipik davranışlarından biri de bu. Birkaç tavşanın peşinden koşmak. Birlikte çalıştığınız kişiler sizdeki yetenek ve birikimden etkili biçimde yararlanamaz ise elbette sonuç hüsranla bitebilir. Ömür gelir sona çatar, ifade ettiğin gibi herbirşey yarım yamalak kalır ve iş işten geçmiş olur.

Bora Temmuz bu anlamda dikkatli tabi, ancak inan Ali can romanın, şiiri ve araştırmaların hakkını yememek lazım geldiğini son günlerde ben de ciddi ciddi düşünür oldum. Deyişleri kafamdaki sayı ve niteliğe taşır isem, gerisini Bora Temmuz’un başaracağına inanıyorum. Bu konuda hem yetenekli hem de türkülerin ard alan kültürünü iyi biliyor.
Hatta çok seviyor.
Daha da mühimi, önemsiyor ve ilgileniyorken pek samimi.

Şunu söylememe izin ver; halk kültürüne çok zaman ayırmaktan şikayetçi değilim elbette. Senin de veciz biçimde vurguladığın gibi, onlar olmasa bu renkte bir Abbas Turan tabi ki mümkün değildi. Hem, neye geç kalıp neye yetiştiğimizi yarınlar daha netleştirecek. Kim bilir, belki de nasip bundan ötesine geçit vermeyecektir. Niceleri yüzlerce yarım iş bırakarak göçmüştür bu dünyadan. Fakat, insansın işte, söz açılınca fikrin sökün ediyor, gerekçelendiriyor ve sunuyorsun.

⁃ Yeni kitaplar çıktı. Sırada daha çok kitap olduğu belli. Dağlar Yalnız Üşür’de başlayalım mı, ne dersin?

Senin de halk kültürünün hemen hemen her yanıyla ilgilendiğini bildiğim için, beni daha iyi anlayacağını düşünüyorum. Bizim gibiler işe başlarken, bildiklerini pek önemserler, üzerinde düşünürler ve ürettiklerine katmaya başlarlar. En bildiklerimiz arasında, yaşantımızın da gövde yapısına mührünü vurmuş olan türküler, masallar, toprakla münasebet ve daha da ilginç olanı kulaktan dolma siyaset ile birlikte inanç ögelerimizdir.

Benim için söylüyorum, köyümdeki dikkatimi çeken kişileri, olay ve durumları yazarak başladığım bu iş Dağlar Yalnız Üşür’e kadar geldi. Düşlediklerimin motifi denebilecek örgü, kurgu ve benzer süsleri de zaman zaman ait olduğunu hissettiğim toprağa yakın kültürden derledim ve derlemeye de davam ediyorum.

Çocukluğumdan kalma, okullar ve iş yaşantımdan etkilenerek pekiştiğini düşündüğüm “meşru zeminde” durma çabam zamanla benim de dikkatimi çekti. Bunu şunun için söylüyorum, kitaplarımdaki, şiirsel de algılanan dilin temelinde yaygın kanıyı yeniden ve tekraren ele aldığım sebebiyle etkili kılmak isteği yatıyordu. İşte buna kafa yormak, var olduğunu düşündüğüm yeteneğimi buraya taşıdı. İnsanın diyeceğini metnin içine saklamaya çalışması kadar kafa beyin yoran çok fazla şey yok.

Meşruiyet aramak, özgürlüğü veya taraf olmayı zora soksa da, insana edebi derinlik ve onu yaratan dili bahşediyor diyebilirim.

Biliyorum, bu dediklerim sorular ile ilgisi yok gibi duruyorlar. Gerçekte hepsi o sorulara verilecek cevabın bileşenleri.

Bak mesela, Dağlar Yalnız Üşür’ün metinlerini daha heyecanlı veya sevimli kılmak o kadar kolaydı ki benim için, deme gitsin. Konusu ile ilgili yaptığım okumalar sırasında çok ilginç şeylere rastladım, onlardan beş on tanesini bütün çıplaklığıyla eklesem çok dikkat çekeceğinden emindim, ancak işi ideolojik kısırlığa kadar götürecek tartışmalar yaratabilirdi. Daha ilginci, ne kadar çok şeyin, bilmediğimiz halde alimi kesilmiş olduğumuzun verileriyle karşılaştım.

⁃ Dur Abbas, en azından birini söyle desem…

Tek olay ya da bilgi söylemeyeyim de, Osmanlı Saray hayatı, Cumhuriyetimize giden sürecin olayları ve diğer eskilerimizin birçok gerçeğini olumlu veya olumsuz “şehir efsanesi” halinde yarınki tarihe götürdüğümüzü belirteyim. Bazıları şu meşhur “galat-ı meşhuru” da geçik hal almışlar.

Düşün işte, biz onlarla nefret ediyoruz, onlarla ötekileştiriyoruz, onlarla seviyoruz, onlarla inşaa ediyoruz dilimizi ve düşünce yapımızı. Bu kadara geldik madem, diyeyim; Padişah Abdülhamid’in kişiliği ve görevi sırasında yaptıklarını ortamın, hatta şahitleri olan gerçeklerin dışında, ideolojik ve duygusal rezervimize rafine halde yerleştirmişiz, yüz yıla yakındır şiirini, romanını veya toplamında edebiyatını yapıp duruyoruz. Yüne Abdülhamit’in gençlik yıllarında, sarhoş olduğu bir gün at arabasıyla devrilerek kaza yaptığını okuduğumda, Gazi Paşa’nın Samsun’a çıkışı öncesi yapılan hazırlıklara geçit vermek anlamı taşıyan durumlara dair ip uçları yakaladığımda, hatta Kuvayi Milliye aşamasına gelmiş mücadeleci yapıya dair, O’nun hoşuna gitsin diye bir çocuğa öğretilen karalayıcı şarkının söylenişi sırasında verdiği tepkiyi okuduğumda kendi adıma birçok şeye üzülmüştüm.

Aynı şekilde, Talat Paşa’nın hükümet ettiği zamanlarda, evine gidenlerin sayıca yetersiz olduğu bir yana kırık sandalyelerden söz ettiklerini, işgüzarlar tarafından evine yollanan asker hakkı somunları, aç olduğu halde dokunmayıp, karne ile evine ekmek aldıklarını beyanla gerisin geri yolladığını, yurt dışına çıkmak için çok tazyik edildiğini, cebinde parasının olmadığını, hükümetten düştüğü gün, bir arkadaşının evine gelip çok sevdiği türküyü mırıldanarak ağladığını öğrendiğimde derecesiz hüzünlenmiştim doğrusu.

Bir şey daha söyleyeyim, Milli Mücadele’nin başlangıç parasının birazını, Gazi Paşa’nın atlarını ucuza sattığını düşünen Cemal Paşa, var ya hani şu meşhur ittihatçı, ha işte O’nun, kalan para olarak yolladığı altın liralar olduğunu okuduğumdaki heyecanın bende, Cemal Paşa’nın pusuya düşürüldüğünü öğrendiğinde, keşke buraya geleydi diyen Mustafa Kemal’in hissettiği acıyla hüzüne döndüğünü bu gün gibi anımsıyorum.

Buna benzer o kadar çok şey var ki, bunlar, tarihi kişiliklerin birini tutmak veya diğerini yermek için malzeme yapılabilir belki ancak, bizim için tarihten ibaret olduğu akıldan çıkarılmaması gereken şeyler.

Sözü şuraya getireceğim; Dağlar Yalnız Üşür’ü, bu sürecin bende bıraktıklarıyla harmanlayıp, tarihi akarından koparmadan, kahramanlarını da Anadolu’nun, alt ve orta sınıfından seçerek güneşe tutmak istedim. Bu konuda, kafamdaki tasarı üç bölümlük bir romandı. Okuyucu ile buluşan birinci cildi.

13 Ara 2022 - 15:25 -


TÜM RÖPORTAJLAR GÖSTER


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gazete Grafiti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gazete Grafiti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Gazete Grafiti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gazete Grafiti değil haberi geçen ajanstır.