Türkiye'nin rejim arayışları (2)

60’lı yıllarda Türkiye topraklarında son derece güçlü bir seküler-sol rüzgar esiyordu. Türkiye’nin bağımsız olmadığını düşünen solcu gençler, “Tam Bağımsız Türkiye” sloganı ile önce üniversiteleri, sonrasında da toplumun önemli bir kesimini etkisi altına almayı başardı. Nasıl ki Genç Osmanlılar nesli tanzimat ve meşrutiyet için mücadele ettilerse, nasıl ki Jön Türkler ve İttihatçılar meşrutiyet ve Cumhuriyet için mücadele ettilerse, “68 Kuşağı” diye tanımlanan bu yeni nesil de, daha seküler ve “tam bağımsız bir sosyalist cumhuriyet” talebi ile sahneye çıkıyorlardı. Aslında bu talep de yeni bir rejim tarihi ve talebi içeriyordu. Tabi ki Soğuk Savaş’ın en karanlık dönemlerinde Batı-Atlantik çizgisinde durma kararı almış bir devlet yapısında bu talep, çok sert karşılık buldu. Bizzat devlet ve devletin kontrolünde gelişen paramiliter gençlik örgütleri, 1970’lerin başından itibaren, sola karşı çok sert bir mücadele başlattılar. Ve 12 Eylül 1980 tarihi, 1940’lı yıllarda doğan, 60’lı yıllarda siyaset sahnesine çıkan bu idealist gençliğin bütün hayallerinin sona erdiği gün olarak kayıtlara geçti.

1980’li ve 90’lı yıllar, her ne kadar bir rejim tartışması yaşanmamış olsa da, Türkiye’nin en kaotik dönemi olmaya devam etti. Bilhassa 90’lı yıllar hakikaten berbattı. Bu süreçte ayrılıkçı bir siyasi hareket olarak PKK sahneye çıktı ve Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde ciddi taban bulmayı başardı. Kurulduğu günden bu yana ilk defa Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendisine karşı sistematik bir silahlı kalkışma ile karşı karşıya kalıyordu. Açıkçası devlet, böylesi bir meydan okumaya hazır değildi ve ne yapacağını, nasıl davranacağını kestiremiyordu. Akla gelen tek çözüm, devletin gücünü göstermek olarak tezahür eden topyekün bir askeri mücadele oldu. Ama bu tercihin elbette insani, siyasi, sosyolojik ve ekonomik sonuçları olacaktı.

90’lı yıllara damgasını vuran bir başka siyasi olay da, 28 Şubat süreci oldu. PKK ile mücadele sürecinde siyasete de aktif olarak müdahil olmaktan geri kalmayan Silahlı Kuvvetler, aynı dönemde, Türkiye’de laik cumhuriyet düzenine karşı Refah Partisi eliyle şeriat rejimi gelebileceği ihtimali üzerinden hareketle, siyasete müdahale etme kararı aldı. İslami partilere, çevrelere ve dahi başörtülü kamu çalışanlarına bile sert çıkan bir dönem yaşandı ve bilhassa muhafazakar-dindar gençlik kitleleri bu süreçten çok fazla etkilendiler. Ve işte Türkiye, 2000’li ve Ak Partili yıllara bu iklimde girdi.

Ak Parti, 1970’lerde başlayan, 80’lerde devam eden ve 90’larda artan toplumsal, ekonomik ve politik kaosun sona ermesi umudu üzerinden çıktı toplumun karşısına. Türkiye halkı, hakikaten de çok yorulmuştu 2000’li yıllara geldiğimizde. Esaslı sorunları vardı ülkenin. Ve Ak Parti ve Recep Tayyip Erdoğan, işte böyle bir sosyo-psikolojik ortama, kelimenin gerçek anlamıyla, “beklenen umut” olarak düştü.

Asla bir rejim tartışmasına yol açmayacağını parti sözcüleri daha ilk baştan ilan etmek suretiyle, topluma ve devlete gerekli güvenceyi verdiler. Her ne kadar İslamcı bir siyasi gelenekten geliyor olsa da, Tayyip Erdoğan, ilk yıllarda demokrat, Avrupa Birliği normlarına bağlı bir devlet adamı izlenimi veriyordu. Laik cumhuriyet rejimi ile son derece barışık demeçler vermekten de çekinmiyordu. Ve bu duruşu, onu, daha güçlü ve kalıcı bir siyasi aktör haline getiriyordu. Hatta, o kadar öyle ki, 2007 yılından sonra bazı sosyal-demokrat politikacılar da Ak Parti’ye dahil oldular ve bakanlık görevine bile gelebildiler.

Ancak, 2007 seçimlerine gidilirken, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçtirilmemesi için çıkartılan “367 krizinin”, Türkiye siyasetinin gelecek yıllarına da büyük etkisi oldu. Ak Parti kurmay kadrosu, olası bir askeri darbe endişesi ile Gülen Cemaati’yle çok kapsamlı bir koalisyona razı oldu. Bu “koalisyon”, yaklaşık beş sene sürdü, ama siyasetin de, bürokrasinin de, Ak Parti’nin de, Erdoğan’ın da kimyasının esastan bozulmasına yol açtı.

Ama yine de, 2012-13, hatta 2014 yılında bile, Türkiye’nin rejimi noktasında, herhangi bir tartışma veya endişe gündemde yoktu. Ancak, evvela 7 Haziran 2015 seçimleri, Ak Parti ve Erdoğan üzerinde büyük bir sarsıntıya sebep oldu. Çünkü Ak Parti, bu seçim sonuçlarına göre, iktidarını kaybediyordu. Gerçi dört ay sonra yapılacak seçimde yeniden iktidarını koruyabildi ama, yine de artık ezber bozulmuş, Erdoğan’ın da kaybedebileceği anlaşılmıştı.

15 Temmuz 2016 tarihinde girişilen Fetullahçı askeri darbe girişimi, Türkiye’yi bambaşka bir sürece sürükledi. Ve belki de 1923’ten bu yana ilk defa, Türkiye’nin rejimi konusunda esaslı bir tartışma gündeme geldi; “Başkanlık Sistemi”. Elbette geçmiş yıllarda bu öneri başka politik liderler tarafından dile getirilmiş olsa da, saman alevi gibi parlayıp sönmüştü. Ama şimdi bu talep, Ak Parti’den değil, Türk milliyetçisi bir parti olarak bizzat MHP’den ve Devlet Bahçeli’den geliyordu.

Ve Türkiye, bu tarihten itibaren, süratle “Başkanlık Sistemi” adı verilen yeni düzene doğru yol almaya başladı. Referandumlar, seçimler derken, Türkiye, Haziran 2018 yılından bu yana resmen Başkanlık Sistemi ile yönetilen bir ülkedir. Elbette sistemin bu şekliyle ne kadar sağlıklı olup-olmadığı ciddi tartışma konusudur. Bu gün itibariyle toplumun yarısı, bu sistemden vazgeçilip, yeniden eski parlamenter sisteme dönülmesi gerektiğine inanmaktadır. Hatta toplumdan gelen bu talebe belli başlı siyasi partiler de önderlik etmekte ve bu beklentiyi dile getirmektedirler.

Önümüzdeki yıllarda bu konu elbette netleşecektir, yeniden parlamenter sisteme mi dönülür, mevcut sistem revize edilerek devam mı eder, yoksa adına Başkanlık Sistemi denilen ve pratikte tam bir “tek adam” rejimi olarak tezahür eden bu sistem yoluna devam mı eder, bunu yaşayıp göreceğiz. Ama kesin olan bir şey var ki, Türkiye, tam 200 senedir, hâlâ, kendisine uygun bir “rejim” arayışına, tartışmasına, gündemine devam ediyor, devam edecek gibi görünüyor.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Eşref Ural - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gazete Grafiti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gazete Grafiti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Gazete Grafiti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gazete Grafiti değil haberi geçen ajanstır.