Türkiye’nin rejim arayışları (1)

Ülkemizin modernleşme tarihi, pek çok tarihçi ve tarih araştırmacısı tarafından, 19. yüzyılın başları olarak tanımlanır ki, bu da 200 yılı aşan bir zaman dilimine isabet eder. Demek ki Türkiye, tam iki yüzyıldır, bir arayış, bir devinim, bir dönüşüm içindedir. Bu iki yüz senelik modernleşme çabası içerisinde nesiller, kendilerine göre doğru olan fikirleri öne çıkartmaya çalıştılar, bu uğurda mücadele ettiler, bazen birbirlerini kırdılar, dağlara çıktılar, idam sehpalarına düştüler…

Türkiye’nin modernleşme hikayesinde en fazla dikkate değer husus, hiç kuşkusuz, modernleşme çabasına öncülük eden, modernleşmenin bir ihtiyaç ve hatta zaruriyet olduğuna iman eden kesimin, bizzat devlet ve bürokrasi olmuş olmasıdır. Mesela Osmanlı Padişahı 3. Selim, bunun en meşhur örneğidir. Padişahı olduğu ülkenin ve sistemin durumunun son derece çağ dışı olduğunu fark eden ve bu tabloyu değiştirmek için harekete geçen ve bu teşebbüsünü de canıyla ödeyen bir Osmanlı Sultanıdır 3. Selim.

Sonraki modernist kuşak, tarihe “Tanzimatçılar” ve devamında “Genç Osmanlılar” olarak yazıldı. Artık Osmanlı sisteminin geçmiş çağlardan miras olarak uygulamaya çalıştığı devlet modelinin ayakta kalamayacağına inanıyorlardı ve Sadrazam (şimdiki başbakan) öncülüğünde bir kamusal reform hareketi başlattılar. Öyle rivayet edilir ki, Sadrazam Reşit Paşa, Tanzimat Fermanı’nı okumak için Gülhane’ye gitmek üzere evinden ayrılırken, eşleri ve çocuklarıyla vedalaşır, helalleşir ve öyle yola çıkar. Tanzimat dönemi, hem devletin yeniden kurumsallaşması ve hem de dünya ile entegrasyonunun kurulması anlamında son derece bereketli geçen bir süreç oldu. Bu gün bile hala ayakta olan pek çok kamu kurumunun kuruluş tarihi, Tanzimat dönemine rastlar. İlk günlük gazete, ilk romanlar, hep bu dönemin ürünüdür.

Devamında bir Abdülhamit Dönemi var, 1876-1908 arası. İmparatorluk sürekli kan kaybetmektedir ve Sultan Hamit, bilhassa 93 Harbi travmasının da etkisiyle, “İslamcı” bir politik hat izleyerek ülke bütünlüğünü koruyabileceğine inanmaktadır. İslami bir düstur ve modern okullar projesi, Sultan Hamit dönemini tanımlayacak en önemli kavramlardır. İmparatorluğun belli başlı bütün vilayetlerine modern okullar açıldı ve kız çocuklarının da bu okullarda eğitim almasına imkan sağlandı. Daha açık söyleyeyim, Meşrutiyet’i ilan ederek Sultan Abdülhamit’i tahttan indirecek ve devamında Cumhuriyet’i kuracak olan çocukların tamamı, Abdülhamit’in açtığı bu modern okullarda yetiştiler.

Ama bütün bu çabalar İmparatorluğun mum gibi erimesine engel olamıyordu, çünkü hastalık çok daha derinlerdeydi. Bu kez sahneye, kendilerine evvela Jön Türk, süreç içerisinde de İttihatçılar diyen “Meşrutiyet kuşağı” çıktı. Hepsi de genç, cesur, vatansever çocuklardı. Bir tek amaçları vardı, yıkılmakta ve dağılmakta olan ülkeyi bir noktada tutmak ve kurtarmak! Bu uğurda yapmadıkları kahramanlık kalmadı, dağlara bile çıktılar! Evet, 1908’in Temmuz ayında nihayet Meşrutiyet ilan edilmişti, ama beklenen maalesef olmadı, devletteki ve ülkemizdeki parçalanma, isyanlar, ayaklanmalar, artarak devam etti. Bir de Cihan Harbi patlayınca, bütün gayretler ve umutlar boşa gitti.

Sonra Cumhuriyet dönemi başladı. Son dönem Türk aydın kesimi, enkazın içinden son anda bir ülke çekip çıkartmaya muvaffak olabilmişti. Bu kuşağın en önemli farkı, neredeyse tamamının Fransız ekolünden beslenmiş, pozitivist, seküler ve Fransız İhtilali’nin de etkisiyle, koyu cumhuriyetçi bir vizyona sahip olmalarıydı. Bu konuda o denli kararlı ve tavizsiz bir tavır takınıyorlardı ki, yürürken Anadolu’nun köylerinde, kasabalarında ve şehirlerinde yaşayan geniş kesimlerin bu olan bitenden nasıl etkilendiklerini bile görebilecek durumda değillerdi. Tabi bir başka hususiyet daha vardı ki, Cumhuriyetçi kadronun kahir ekseriyetinin Rumeli şehirlerinde doğmuş çocuklardan müteşekkil olmalarıdır. Hiç kuşku yok ki, 1880’lerde Selanik’te yahut Edirne’de doğmuş bir çocukla, Malatya’da, Bingöl’de veya Mardin’de doğmuş bir çocuk arasında en az yüz yıllık fark vardı. Ama yine de Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş bu kuşak, her şeye rağmen, Saltanat rejimine son vererek, temelleri sağlam bir Cumhuriyet rejimi kurabildiler.

1950’li yıllarda Kemalist Cumhuriyet, gerek içerde ve gerekse dışarda yaşanan bir dizi olay neticesinde revizyona tabi tutuldu. Revizyon noktası esasen dindar kesimlere sıcak mesajlar vermek ve köylü kitlelere ulaşmak biçiminde tahakkuk etti diyebiliriz. Ancak Cumhuriyet rejiminin esasına ve kuruluş felsefesine dönük ciddi bir tartışma yaşanmadı. Ama artık kesin olan nokta şuydu ki, 1880’lerde doğan, Meşrutiyet’i ve Cumhuriyet’i kuran, milli mücadeleyi başarıyla örgütleyen kuşak, artık devlet ve siyaset hayatından büyük oranda çekilmiş bulunuyordu ve 60’lı yıllardan itibaren Türkiye, artık başka ve yeni bir Türkiye idi. (Devam edecek)

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Eşref Ural - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gazete Grafiti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gazete Grafiti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gazete Grafiti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gazete Grafiti değil haberi geçen ajanstır.