İki mahallede lanetlenmek

İnsanın yaşamında “olağanüstü” olarak nitelenen dönemleri vardır. Sakin ve doğal akışı içerisinde giden bir ömür, birden bire, aniden, büyük bir fırtınaya tutulabilir. Ciddi bir hastalığa yakalandığını öğrenmek, girdiğin bir sınavda başarılı olmak, aniden zengin olmak veya aniden yoksullaşmak, mahpushaneye düşmek…  Benim ömrümün en büyük “fırtınası”, ya da fırtınalarından birisi, geçen sene yaz aylarında cereyan etti.

Aklım erdiği günlerden beri kendimi hep şu siyasi sıfatlarla tanımlaya geldim; Kemalist, seküler, laik, Cumhuriyetçi, solcu, sosyal-demokrat, sosyalist, devrimci… Bu bağlamda, 1994 senesinin sonlarında girdiğim CHP’de, tam 20 sene siyaset yaptım.

2014’ün sonlarına geldiğimizde ise, partide nefes alamamaya, kendimi buraya yabancı hissetmeye başlamıştım. Dört sene önce genel başkanlıktan bir komplo neticesinde düşürülmüş olan Deniz Baykal ekibindeydim ama, Deniz Bey’in tam olarak ne yapmak istediğini, neyi hedeflediğini bilmiyordum, çünkü hiçbir şey söylemiyordu. Sadece Antalya’nın köylerinde ve kasabalarında partilileri ziyaret ediyorduk hep beraber. Biz bekliyorduk ki Deniz Bey yeniden masaya yumruğunu vuracak ve hem CHP’deki hem de Türkiye’deki kötü gidişe son verecek!!! 2014 sonlarına geldiğimizde, Deniz Baykal’ın böyle bir umudunun ve beklentisinin  olmadığını görmüş, hissetmiştim. Aslında Deniz Bey sadece milletvekili olarak devam etmek istiyordu, hepsi bu! Ama bir kere “Baykalcı” olarak fişlenmiştim ve o günlerde Antalya CHP’de “Baykalcı” olmak, lanetli olmakla eş değerdi! Ha vatan haini olmuşsun, ha Baykalcı! Antalya CHP örgütünde ve bilhassa merkez ilçelerde durum hakikaten böyleydi.

Uzatmayalım, tam da o günlerde, siyasi görüşü elbette benimle uyuşmasa da, dürüst bir siyasi aktör olarak gördüğüm Ahmet Davutoğlu Ak Parti Genel Başkanı oluverdi! (Siyasi hataları bir yana, Davutoğlu’nu hâlâ, ayakları Anadolu’da ahlaklı ve dürüst bir adam olarak görürüm). Baktım ki artık CHP’de bana yer yok, (evet, bu günden bakınca bunun çok saçma ve abartılı olduğunu elbette biliyorum, ama o günlerde gerçekten böyle hissediyordum) Davutoğlu’nun kapısını çalmaya karar verdim.

Ama ondan evvel, 2014’ün Eylül ayı başlarında, bir basın toplantısı düzenleyerek, CHP’den istifa ettiğimi duyurdum. Çok sert, çok ağır ve üslup açısından bana asla yakışmayan bir istifa metni okuduğumun o günün heyecanı içinde gerçekten farkında değildim. (Ama beş sene sonra bu basın toplantısını muhteşem bir şekilde hatırlatacaklardı!) Manzara şu; elime bir kalaşnikof almışım ve CHP’de yetkisi olan herkesi  tarıyorum!!! Tam bir, “bana yar olmayanı kimseye yar etmem ulan!” repliği. Ve hâlâ, ne vakit bu videoyu izlesem, “bu kağıdı okuyan kim” diye sormaktan kendimi alamıyorum. Ancak, tam da burada bir hususu dillendirmek zorundayım; CHP’den bir grup arkadaşımla beraber istifa edeceğimi günler öncesinden herkes biliyordu. Ama gerek istifa öncesinde, gerekse istifadan sonraki günlerde, ne Antalya’dan ne de Genel Merkezden hiçbir parti yetkilisi, telefonla arayarak, “yahu arkadaş, senin derdin ne, ne bu şiddet bu celal, ne bu öfke böyle, sakin ol biraz, gel bakalım bir çay içelim, anlat derdini, sıkıntını” demek gereği hissetmedi, bunu da not etmek isterim.  

Ve 2014’ün Kasım ayında, ceketimin sol yakasında bir Ak Parti rozeti asılı duruyordu! Evet, inanılır gibi değil, ama gerçek!  Rozet takma töreninde Davutoğlu için güzel şeyler söyledim ve Tayyip Erdoğan’ın bir kez olsun adını bile anmadım! Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, muhtemelen bu konuşmamdan çok rahatsız olmuştu ki, kürsüye, konuşmamı kesmemi isteyen bir not gönderdi!

Uzatmayalım, 2015’in Ocak ayında yapılan Ak Parti Antalya İl Kongresinde, İl Yönetimi’ne girdim. Bu benim açımdan sürpriz değildi, zaten kongre öncesi bunu biliyordum, ama asıl büyük sürprizi bir gün sonra yapılan il yönetim kurulunda yaşadım; aynı zamanda İl Başkan Yardımcısı olarak da görevlendirilmiştim! Toplantı esnasında yanımda kim vardı hatırlamıyorum, ona yaklaştım ve; “hayırlı olsun, burada da siyasi hayatım başlamadan bitti” deyiverdim! Hakikaten de öyle oldu, İl başkanı Rıza Sümer,  bu tasarrufundan dolayı parti içindeki bir kesim tarafından sürekli eleştirildi ve yıpratıldı. Öyle ya, bir “gomünist” gelmişti ve namazında-niyazında bir topluluğa başkan olarak atanmıştı, olacak şey mi?!?! Bu tepkilere dayanamayan İl Başkanı, en sonunda, “Haziran seçimi geçsin, alalım görevden” diyerek süreci yönetmeye çalıştı. Ama Haziran 2015 seçimlerinden belirsizlik çıkınca, bu kararını Kasım seçimlerine ertelemek zorunda kaldı. Ve gerçekten de, Kasım ayında yapılan seçimden bir gün sonra makamına çağırarak, “İl Başkan Yardımcılığı” görevinden alındığımı söyledi. Zaten o günden sonra da, pek çok yönetim toplantısına katılmayarak, kendimi pasife çektim.

Ve gelelim şimdi 2020 yılının Haziran ayına. Zaten Ak Parti ve Erdoğan’la manevi bir bağım yok, memlekette 2014’ten bu güne bir sürü şey yaşanmış, Türkiye geçen beş senede, sanki beş asır yaşamış, pek çok şey değişmiş… Baktım ki bu mahallenin memlekete verebileceği bir şey yok, herkes siyaset değil ticaret derdinde, dedim ki kendi kendime; “eski mahalleye geri dön oğlum Eşref Ural, bu el sana yaramaz!” CHP’ye geri dönüş için Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun makam odasından çıktıktan hemen sonra, haber Antalya gündemine bomba gibi düştü! CHP’den istifa ederken yaptığım basın toplantısının video kaydı, Ak Parti kanadından, ülkücü bir gazeteciye servis edildi. Gazete videoyu yayımlayınca da, hakikaten kıyamet koptu!!

Ak Parti kurmayları ve ileri gelenleri saldırıyor bir taraftan; “Eşref Ural, Antalya’ya borcun var, ihanet ettin!” mealinde; CHP kurmayları, militanları ve yöneticileri saldırıyor diğer taraftan; “vay hain! Ne yüzle geldin! Defoooolll!” Yani her iki taraftan da küfürler ve taşlar yağıyor başıma! Her iki taraf da hain olmakla itham ediyor beni! Gerçekten inanılmaz bir sahne! İlaveten, Antalya’da ve Türkiye’de bütün medya beni konuşuyor o günlerde! Dönüp aynaya bakıyorum, inşaatlarda amelelik yaparak ömrünü geçirmiş bir adamın oğlu duruyor karşımda; ama gazetelere, televizyonlara bakıyorum, koca Türkiye’nin konuştuğu bir adam var ekranda! Mesela Ülke TV’de Turgay Güler diye bir tetikçi var, program yapıyor, CHP’li (ve Baykalcı) Mehmet Sevigen’i çağırmış programına, her ikisi birden bana küfür ediyorlar!

Efendiiiim, uzatmayalım, her iki mahalleden de dayak yemiş, haddi bildirilmiş ve her iki mahalle tarafından da sonsuza dek lanetlenmiş bir insan evladı olarak, kala kaldım sokaklarda! Ve aklımda siyasete bulaşmamı hiçbir zaman onaylamamış anamın meşhur sözü; “oğlum, paran yok, soylu bir aileden değilsin, ticaretten anlamazsın, şeytanlık bilmezsin, yalan söylemezsin, ne işin var oralarda!?”

Lakin, geçenlerde okuduğum bir kitap, beni resmen dürttü ve sosyal medya hesabımda şöyle bir şey yazdım; “Fırtına çıktığında bir ağacın önünde durup dallarına bakarsan, kesin devrileceğini düşünürsün. Ama ağacın gövdesine bakarsan, ne kadar dik durduğunu görürsün. Hiç bir rüzgâr kökleri sağlam bir ağacı yıkamaz.”

Uzun lafın kısası abilerim, ablalarım, gardaşlarım, üzerinden büyük bir fırtına, hatta bir kasırga, geçmiş bir ağaç olarak, hâlâ dimdik ayaktayım ve hâlâ tarihin bana soracağı büyük ve zor soruları cevaplamaya hazırım! Ve şimdi burada mevzumuzu, Kafkaeks bir feryat eşliğinde sonlandıralım; “hayata el kaldırıyorum, diyeceklerim var!”

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Eşref Ural - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gazete Grafiti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gazete Grafiti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gazete Grafiti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gazete Grafiti değil haberi geçen ajanstır.

01

Eğreti Gelin - Mustafa Kaya ile CeHaPeden umduğunu bulamayınca Yörükler Derneğini de referans göstererek biriniz Anakent Belediyesi İnşaat daire Başkanı, ötekiniz (yani sen) AkAPe il başkanı muavini oluverdiniz. Çünkü Devrim Kök partiyi sana dar etmiş ve çok hayalini kurduğun mebbusluk, ireyislik ve hatta belediye encümeni hayallerinin köküne kibrit suyu dökmüştü. AkAPe de ise Eğreti Gelin olduğun için sadece vitrin bebeğiydin. Ama el Hak AkAPe sana belediye meclis üyeliği verdi. Fakat Hakan Tütüncü çok beklediğin halde BAŞGAN YARDIMCISI yapmadı seni...Yine fırıldaklığın tuttu ve AkAPeyi de sattın, seçmenini de...Ah Veli dayımın oğlu ah! Keşke baban kadar dik durabileydin de adın FIRILDAK EŞREF olarak kalmasaydı!

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 04 Ekim 18:30