Türkiye’de Hanefi - Selefi savaşı ve aydınlar 

Şimdilerde Kur’an kurslarında var mıdır bilmiyorum, açıkçası hiç sanmıyorum, biz çocukken yaz tatillerinde Kur’an kursuna giderdik ve ilk ders olarak şu diyalog ezberletilirdi bize;

-Müslüman mısın?

-Evet.

-Ne zamandan beri?

-Kal-ü belâdan beri.

-Mezhebin ne?

-Hanefi.

-Mezhep imamın kim?

-İmam Maturidi.

Maneviyatçı toplum

Son zamanlarda mezhepler ve bunların sosyal ve siyasal izdüşümlerine kafayı taktığım kesindir. Neylersiniz ki, ülkemizde laik-seküler kesim bu tür mevzulara kafa yormayı “saçma” bulduğu için, aslında gündelik yaşamımızın farkında olsak da olmasak da önemli bir gerçeği olan bu mevzu, hakkıyla konuşulamıyor. Bizim laik-seküler çevre zannediyor ki, Fransız Devrimi’nin mirasçısı gibi konumlanan Cumhuriyetçi-laik aydınlanma hareketi başarıya ulaştığında din ve dolayısıyla mezhepler ve cemaatler sahadan çekilecek, ülkemiz aydınlık içinde parıldayacak. Bu hususta sonra söyleyeceğimi en başta söyleyeyim; çok beklersiniz! Bu beklentinin beyhude bir hayal olduğunu söylemek zorundayım. Niçin beyhude bir hayaldir?  Çünkü tanrı, Allah, din, itikat, inanç, mezhep, dini ritüel, ilahiyat vs. adına ne derseniz deyin, bizim de üzerinde yaşadığımız bu büyük Ortadodoğu coğrafyasında bu kavramlar; hem de yüzlerce yıldır, çok güçlü bir enstrüman olarak toplumsal hayatın başat aktörleri konumundadır. Dolayısıyla, bu ülkenin dününe, bu gününe ve yarınına kafa yoran aydınlar, bu mevzular hakkında da okumak, düşünmek, kelam etmek, tartışmak, bildiklerini ve hissettiklerini söylemek zorundadırlar.

Türkiye’nin inanç sosyolojisi

Bazen sosyal medya aleminde mezhepler ve bilhassa Hanefilik, Maturidilik, Selefilik mevzularında bildiğim kadarıyla bir şeyler yazıyorum ve laik-seküler kimliği taşıyan arkadaşlarımdan tepkiler alıyorum. “Ya bırak bu işleri, bunların hepsi aynıdır, ha Hanefi, ha Selefi. Bu işlere kafa yormak sana mı kaldı?” gibi yorumlar geliyor. İzin verirseniz bu işlere niçin kafa yorduğumu ve niçin bu meseleye daha ziyade hayata seküler bakanların kafa yorması gerektiğine dair bir şeyler söylemek istiyorum. Öncelikle üzerinde yaşadığımız bu Anadolu coğrafyasının kabaca inanç yönüyle bir fotoğrafını çekelim; Sünni-Hanefi Türkler, Sünni-Şafi Kürtler, Alevi-Tahtacı-Caferi-Kızılbaş Türkmenler, Alevi Kürtler (Zazalar) ve laik-seküler kesimler. Bu fotoğraf, herhalde Türkiye toplumunun %90’ının kapsıyor. Ve aynı zamanda bu fotoğraf, sosyal bir realiteyi de özetliyor. Sanırım buna pek itiraz eden çıkmaz. Bu sosyal tablo, yaklaşık bin senedir, Anadolu coğrafyasında birlikte yaşıyor. Bazen biri diğerine saldırıyor, kesiyor, biçiyor falan ama, yine de bin senedir beraber yaşıyoruz.  

Atatürk’ün tercihi; Laik-Hanefi-Maturidi

Şimdi esaslı bir soru soralım; Cumhuriyeti kuran kadro, hiç kuşkusuz Fransız laik-pozitivist akımının takipçisiydi ve pekâla “toplumun dini islamdır” yerine, “dini inancı serbesttir” yahut, “dini inancı yoktur” şeklinde bir uygulamaya gidebilirdi. Niçin bunu yapmak yerine, tıpkı Selçuklu ve  Osmanlı Sultanlarının yaptığı şekilde Hanefi mezhebini ve İmam Maturidi ekolünü benimseme cihetine gitti? (Hatırlayanlar vardır, 1930’larda verilen Nüfus cüzdanlarında Mezhep hanesi de vardı ve “Hanefi” yazılıyordu). Niçin Elmalılı Hamdi Yazır Hoca’ya Kur’an tefsiri yazma görevi verildi? Son derece seküler yaşayan ve laiklik ilkesine sıkı sıkıya bağlı Mustafa Kemal Atatürk’ün aklına bunlar gelmemiş olabilir mi? Bu esaslı meseleye kafa yormamış olma ihtimali var mıdır?

Selefi dünyada “insan” yoktur!

İmdiii, mevzuyu fazla dağıtmadan toparlayalım. Sevgili dostlar, kardeşler, ülkemizde bilhassa Sünni-Türk kesimin tercihi olan Hanefi-Maturidi mezhep ve inanç ekolü, yaklaşık beş yüz yıldan bu yana zayıflatılmakta ve yerine Selefilik-Eşarilik inancı ikame edilmek istenmektedir. Ve maalesef öyle görünüyor ki, bilhassa 12 Eylül 1980’den itibaren, bu tehlikeli proje çok büyük mesafe almış, güç kazanmış durumdadır. Önceleri sadece din alimleri, diyanet ve bazı cemaatler çerçevesinde gelişen bu süreç, bilhassa 12 Eylül’den sonra, sandığımızdan daha hızlı ivme kazanmış ve halk kesimlerinde de karşılık bulmaya başlamıştır. Hanefilik nedir, Maturidilik nedir, Selefilik nedir, bu konularda internet ortamında ziyadesiyle bilgi var, ancak, şu kadarını söyleyeyim, bu mesele, yaşamı seküler bir anlayışla kavrayan kardeşlerimin zannettiği  gibi değildir; Hanefilik ile Selefilik arasında dağlar kadar fark vardır! Ateist, şii, Alevi ya da gayrımüslim bir vatandaş, Hanefi-Maturidi ekole bağlı bir yönetim altında yahut çoğunluğu Hanefi-Maturidi olan bir toplumda, bütün inancını özgürce yaşayabilir, tarihte bunun binlerce örneği vardır. Ama Selefi-Eşari-Vahabi ekolünden bir yönetim, kendisi gibi giyinmeyen, kendisi gibi inanmayan, kendisi gibi düşünmeyen bir insanı gözünü kırpmadan cezalandırabilir ve hatta  infaz edebilir! Daha da somutlaştıracak olursak, Hanefi-Maturidi çizgi Mevlana ise; Selefi-Eşari ekol İŞİD’tir. Selefi dünyada sanat yoktur, müzik yoktur, tiyatro yoktur, roman yoktur, kadın yoktur,  gülmek yoktur, hoşgörü yoktur, adalet yoktur, eşitlik yoktur, farklı düşünme yoktur, farklı giyinme yoktur, özgürlük yoktur, İNSAN yoktur! Herkes aynı düşünmek ve aynı giyinmek zorundadır.  

İngiliz İstihbaratçı; “tek engel Maturidilik’tir”

Ve bu nedenledir ki, ünlü İngiliz tarihçi ve istihbaratçı Arnold  Toynbee, umumiyetle Türk coğrafyasının tercihi olan Hanefi-Maturidi ekolü “Kuzey Müslümanlığı” olarak tanımladığı analizinde şöyle diyor; “Güney Müslümanlığı, Eşarilik (Fas’tan Arabistan’a) bizim için tehlike olmaktan çıkmıştır. Bir şeyh satın alır, hepsini yönetirsiniz. Bizim için Kuzey Müslümanlığı, MATURİDİLİK ( İstanbul’dan Buhara’ya kadar Türk bölgesi) tehlikelidir. Bunlar bilimle barışıktır. O nedenle, her zaman Atatürk gibi bir asi çıkabilir. Önlemi şimdiden alınmalıdır”.

 

Ve bu gün daha yakıcı bir bela olarak gündemimizde duran Selefilik, Toynbee’nin söylediği önlem’dir!

Dindar aydınlar neden susuyor?

İşin daha da vahim yanı şudur ki, Türkiye’de etkisini artık çok fazla hissettiren Selefilik, aslında dindar çevreler tarafından da bal gibi bilinmesine karşın, o mahalleden de kayda değer bir itiraz görmüyoruz, duymuyoruz. Oysa oralardan yükselecek bir itiraz, hiç kuşku yok ki, daha etkili olacak ve yankısı büyük olacaktır. Ama bu meseleye kafa yorma kabiliyeti olan dindar aktörler, güncel siyasi meselelerde polemik yapmaktan, siyasi ve bürokratik görev beklemekten vakit bulup, bu son derece hayati mevzuya bir türlü giremiyorlar.  Ama şunu not edeyim ki bizden sonraki nesillere kulak küpesi olsun; eğer Selefi bağnazlık bu toplum içinde ciddi bir egemenlik sahası kurarsa, Hanefilere de, tıpkı bir Alevi’ye, bir Kemalist’e davrandığı gibi davranacaktır, dediydi dersiniz!

Seküler aydının yabancılığı sürüyor

Ve laik-seküler dünya görüşüne bağlı kardeşlerime  seslenerek bu mevzuyu bağlayalım; bu mesele İslam dini içinde yaşanan bir ilahiyat tartışması değildir, bizzat senin yaşamının tartışma konusu olduğu bir fecaatten bahsediyoruz burada. Bırak artık turist gibi gezmeyi bu topraklarda ve yüzünü Anadolu’ya, Anadolu kahvelerine, camilerine, sokaklarına çevir. Oralarda ne konuşuluyor, neler yaşanıyor, insanlar nasıl yatıp nasıl kalkıyorlar, nasıl giyiniyorlar, kadınlar ve erkekler birbirleriyle nasıl konuşuyorlar, manevi hususlarda nasıl bir tavır alıyorlar, inanç dünyalarında neler değişiyor bir bak. Çünkü sen bakmazsan, Cüppeli Ahmet Hoca bakar, İŞİD bakar, dinden geçinen dinsiz ve Allahsız  tacirler bakar, İngiliz istihbaratı bakar, Alman istihbaratı bakar, şu bakar, bu bakar. Oturup, bir gün halkımızın uyanması için bekleyen kardeşim, lütfen önce sen uyan!

 

Not: Yazıyı gazeteye göndermek üzereyken aklıma bir soru geldi ve yazının kurgusunu bozmamak için, sadece dipnot olarak soruyorum; acaba bu Suriye ve Afgan mültecileri meselesini de Türkiye’nin  Selefileştirilmesi bağlamında ele alabilir miyiz?

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Eşref Ural - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gazete Grafiti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gazete Grafiti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gazete Grafiti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gazete Grafiti değil haberi geçen ajanstır.