Milliyetçilik, Türk, Sol ve diğer şeyler

22 Mayıs günü facebook hesabımda, şu kısa notu paylaştım; “13. Asır Orta Asya göçleri, 1492 İspanya Endülüs Yahudi sürgünü, 1856 Büyük Çerkes sürgünü, elbette 1878 Rumeli Muhacirleri göçü, Afgan, Suriyeli ve daha niceleri… Türkiye bin yıldır hala darda kalanın, zorda kalanın sığınağı. Türkler hakikaten büyük bir millet, her şeye rağmen”.

Ve bu kısacık paylaşımdan, son derece verimli, düzeyli bir tartışma çıktı ortaya. Yazık ki elimde cep telefonu vardı ve tartışmaya istediğim yoğunlukta katılamadım, ama bilhassa gazeteci İdris Özyol, Av. Tuncay Koç, Av. Orhan Özçoban, Günseli Arkın, Erdal Günay dostlarım, tartışmaya farklı noktalardan katıldılar ve keyifli bir tartışmanın fitilini hep beraber ateşledik. O tartışmanın yarım kalmasına gönlüm razı olmadı ve şimdi buradan, yeniden, kaldığımız yerden, başlatıyorum. Bütün zırhlarımı, kurşun geçirmez yeleğimi giyindim, vira bismillah.

Yanlış hatırlamıyorsam 1960’lı yıllar. Çin Komünist Devrimi’nin lideri Mao’nun en popüler dönemleri. Bir toplantıda, yanılmıyorsam Fransız İhtilali’nin yıldönümü anmaları olmalı, bir gazeteci Başkan Mao’ya soruyor; “Fransız Devrimi hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye. Mao’nun cevabı tek kelimeyle şöyledir; “Fransız ihtilali halen devam ediyor. Devam eden ve henüz sona ermemiş bir süreç hakkında ne denilebilir ki?!”

Peki Fransız İhtilali denildiğinde hepimizin aklına gelen ilk “şey” nedir? Ulus devletler ve milliyetçilik çağının resmen başlaması! Güzel. Peki Osmanlı Türkiyesinde milliyetçilik, Türkçülük, Türk Milliyetçiliği gibi kavramların konuşulmaya, yazılıp çizilmeye başlandığı tarih nedir? 1908, hatta 1913. Yani Fransız ihtilalinden 120 yıl sonra.  Türk aydını milliyetçilik rüzgarına gözlerini ve kulaklarını sıkı sıkıya kapatmak zorundaydı, çünkü bir imparatorluk mensubuydular ve devlete ait topraklarda müslim, gayrı-müslim, pek çok farklı kavimden halklar yaşıyordu.

Ama 1912 yılında patlayan Balkan Harbi, bardağı taşıran damla oldu. Balkanlardaki imparatorluğa bağlı gerek Hristiyan, gerekse bazı Müslüman topluluklar (Arnavutluk, Makedonya, Kosova, Bosna vs) da devlete isyan edip ayrılınca, aydınlar arasında çok hızlı bir milliyetçilik, Türkçülük, Türk milliyetçiliği fikriyatı güç kazandı ve elbette devlete ve bütün kamusal alana hızla sirayet etti. Türk Milliyetçiliği tanımını teorize eden ve halen de onun yaptığı tanım üzere izah edilen Türk milliyetçiliği teorisi, ünlü sosyolog Ziya Gökalp’e aittir. 1924 Anayasasına da onun yazdığı şekliyle girmiştir ve Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı o meşhur ve pek güzel Türk milliyetçiliği tarifi de, bizzat Ziya Gökalp’e aittir. Irki, dini ve kavmi bir sınırlama yoktur o tanımda ve son derece modern bir milliyetçilik tanımı yapılmıştır.

Demek ki kabaca Türk Milliyetçiliği kavramının politik bir kabule dönüştüğü ve bu hususta kamusal çalışmaların resmen başladığı tarih 1920’lerin başlarıdır desek, muhtemelen isabetli bir tespit yapmış oluruz. Bu tanımlamada belki de tek sıkıntı “Kürtler” üzerinden yaşanıyordu. Zira Anadolu’nun Doğu ve bilhassa Güneydoğu bölgesinde ciddi bir Kürt nüfus yaşıyordu ve Kürtçe konuşuyorlardı. Cumhuriyeti kuran kadro, bunun mühim bir problematik olduğunun elbette farkındaydı ama, zaman içerisinde toprak reformu, eğitim düzeyi, ekonomik ve sosyal büyümeye bağlı olarak bu sorunun  ortadan kalkacağına inanıyorlardı. Belki de inanmak istiyorlardı. Ama ve fakat, işler kurucu kadronun istediği gibi gitmedi. Modern bir “Türk Ulusu” yaratma projesi, daha ilk başlarda tökezlemeye başladı. Açık söylemek gerekirse, Said-i Nursi’nin “sessiz çığlığı” ve feodal ağa düzeni, bu projeyi daha başlarda işlevsiz hale getirdi.

1960’lara geldiğimizde ise, artık Kürtler, bilhassa Kürt aydınlar ve siyasi önderler, önemli ölçüde, 1920’lerde ilan edilen, tanımı yapılan “Türk Ulusu” kavramının dışına çıkma noktasında harekete geçmişlerdi bile. Her ne kadar görünürde sol-sosyalist kavramlar üzerinden konuşuyor olsalar da, aslında Türk milleti tanımının dışına çıkmak için çaba harcadıkları çok açıktı. Zaten bunu sosyolog İsmail Beşikçi, 1969 yılında yapılan Doğu Mitingleri üzerine yaptığı araştırmalar sonrası, çok ayrıntılı anlatmıştır. Yani kısacası, Anadolu’da Modern Türk Ulusu yaratma projesi, daha kırk yılını doldurmadan patlamış oldu. 70’li ve 80’li yıllara geldiğimizde ise, artık yollar çoktan ayrılmıştı ve Cumhuriyet’in belki de tek amacı olan “Tek Millet”, yahut “Türk Milleti” kavramları, 1960’lardan başlayarak, anlamını, etkisini ve gücünü hızla yitirmeye başlamıştı.

Bu dönemde Türk Solu halk nazarında epey güçlüydü ve yaşanan sosyal-siyasal süreçlerden pek de rahatsız görünmüyordu. Daha doğrusu, ortada sosyolojik anlamda bir sorun olduğunu düşünmüyordu. Bir de üzerine 1970’li yıllarda ortaya çıkan sağ-sol kavgası gelince, Sol’un olan biteni düşünecek hali de kalmamıştı. Türk Solu, modern Türk Milliyetçiliği tanımına karşı, Lenin’e ait olduğunu sandığı “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” önermesine sahip çıkıyordu. Dolayısıyla, Kürtlerin de kendilerine ait bağımsız bir ülke kurma hakları vardı ve bu hakka saygı duyulmalıydı. Haliyle, Kürtler, bilhassa 80’lerden itibaren, hızla Sol’dan uzaklaştılar ve Kürtçülük siyaseti üzerinden yollarına devam ettiler.

Şimdi Türk Solu’nun elinde yine de çok güçlü, bin yıllık mağdur ve hep itilip kakılmış bir kitle kalmıştı; Aleviler. Aslında hiç de fena bir güç sayılmazlardı. Lakin, 1980’lerin sonunda tüm dünyada hiç beklenmeyen bir şey oldu; Sovyetler Birliği, sosyalizme veda ettiğini açıklayıverdi! Bu tablo meseleye bütüncül bakan, tüm dünyanın ezilenlerini bir millet gören bir ideoloji için hakikaten çok sarsıcıydı. Ve çok geçmeden de, Alevi kitleler, hızla siyasi yapılardan ayrılarak, Alevi kültürüne, Alevi sosyolojisine hizmet etmek üzere dernekler, vakıflar kurmaya başladılar. Sol, çok önemli bir partnerini böylece kaybetmiş oluyordu.

Kürtler gitmiş, Aleviler gitmiş, işçi sendikaları hayli güç kaybetmiş, yoksul kesimler dinci partilerin şemsiyesi altında toplanmaya başlamış bir ülke. Şu halde, Türk, milliyetçilik, dindarlık, muhafazakarlık gibi kavramlara baştan büyük mesafeler koymuş bir sol, bu tabloda ve bu Anadolu toprağında nasıl varlık mücadelesi verebilecekti? Hızla irtifa kaybediyordu Tük Sol’u. Bir süre feminist mücadele yoluyla ayakta durmaya çalıştı, ama nafile. Ve 2000’li yıllardan itibaren de, kalan Sol, hızla, bir kesimi CHP, diğer bir kesimi de HDP içinde erimeyi tercih etti. Şu aşamada ve mevcut konumuyla Sol’un  misak-i milli sınırlarında dayanabileceği, yaslanabileceği, ulaşabileceği bir sosyolojik tabanı yok maalesef.

1992 yılının yaz aylarında, Hedef adlı bir sosyalist dergi, yayın hayatına son verdiğini bir menifesto ile açıkladı. Sosyalist kültüre aşina arkadaşlar iyi bilir, Sol’da her dergi bir siyasi yapıyı temsil eder, bu da öyleydi. Dediler ki, “bizler, siyasi varlığımıza bu tarih itibariyle son veriyoruz. Elbette sosyalizm mücadelesi devam edecektir. Ancak, eğer bu topraklarda bir gün hakiki bir sosyalist mücadele başlayacaksa, muhakkak Türk ve Sünni bir tabana dayanmak zorundadır!”.

O günlerde yaşım küçüktü, henüz 22 yaşındaydım ve tahmin edebileceğiniz gibi, bu cümle ile dalga geçtim, geçtik. Ne demek Türk ve Sünni? Solculukta bu kavramların yeri mi var? Biz milliyetçilik ve dincilik mi yapacağız? Daha neler? Amma da saçma sapan bir iddia! Evet, böyle dedik, böyle yorumladık. Ama geçen yıllarda Başkan Mao’nun “henüz bitmedi” dediği milliyetçilik kavramını yeniden gözden geçirdim. Türkiye Cumhuriyeti’nin aslında tek bir ideolojisi olan ümmetten ulusa evrilme mücadelesinin geldiği aşamayı etüd ettim. Nerelerde hatalar yapıldı, hangi yol ayrımlarında yanlış kararlar alındı, bunlara kafa yordum.

Ama en çok sol’un sosyolojik tabanının bu denli derin bir şekilde boşalmış olmasına üzüldüm. Evet, gördüğüm şudur; Türk Sol’u, bilhassa 60’lı yıllardan itibaren, kolay olanı seçti ve Kürt ve Alevi taban üzerinden kolayca yol alabileceği kanaatine vardı. Kolaydı, çünkü zaten potansiyel olarak muhalif olmaya hazır bir sosyal yapı vardı karşılarında. Her iki kesim de, bu ülkede üvey evlat muamelesi gördüğüne inanıyordu ve doğal olarak muhaliftiler. Ve bizim sol, bu tarihi mağduriyeti kendisine taban olarak konumlandırmak istedi. Çünkü Türk ve Sünni kesimlere ulaşmak zahmetliydi, yorucuydu. Zaten onlar muhafazakardılar, eğitilmeye açık değilllerdi ve sağ partilere meyyaldiler. Bize Kürtler, Aleviler, eğitimli ve kentli küçük burjuvalar ve biraz da metropollerde yaşayan bilinçli işçi kitleler yeter artardı!

Ve 1992 senesinde siyasi yaşamına son verdiğini ilan eden Hedef Dergisi, aslında sadece kendisinin değil, bütün Türkiye Solu’nun trajedisini haykırıyordu. Çünkü bu topraklarda, Sünni Türk kesime yüz çevirerek siyaset yapmanın imkansızlığını anlamışlardı ve bu bilimsel gerçeği tarih nazarında kayda geçirmek istemişlerdi, sonraki devrimci nesillerin kulağına küpe olsun diye.

Bizim Sol, evrensel bir ideolojiye sahip olduğu iddiasının bir gereği olarak, çok ilginç bir şekilde, “Türk” kavramına çok mesafeli ve biraz da rahatsızlık duyarak yaklaşıyor. Mesela Türk halkı demek yerine Türkiye halkı demeyi tercih ediyorlar. Muhtemeldir ki buradaki Türk kavramını, kavmi, ırki bir sıfat olarak algılıyorlar. Oysa bu topraklarda “Türk halkı” yahut “Türkler” kelimesi, Türkleri, Kürtleri, Azerileri, Çerkesleri, Gürcüleri, Boşnakları, Arnavutları, Arapları, Lazları, Yezidileri ve diğer halkları kapsayan bir üst kimlik tarifidir. Bu bütün dünyada böyle algılanır ve böyle kabul edilir. Ve üstelik bu yüzlerce yıldır böyle bilinir ve böyle adlandırılır. Ancak ne var ki sadece bizim ülkemizin sosyalistleri ve liberal-sol gelenek bu tanımı telaffuz etmemekte direniyor, bu direnci anlamakta zorlandığımı söylemek zorundayım.

Toparlayacak olursak, Kürtleri kaybetmiş, Alevileri kaybetmiş, işçilerle mesafeyi epey açmış, Türk ve Sünni kitlelere kapıyı baştan kapatmış bir Sol’un bu topraklarda siyaset yapmasının imkanı ve ihtimali var mıdır? Soru budur ve benim bu soruya cevabım nettir; hayır, bu tabloda Sol Türkiye’de siyaset yapamaz. Peki Lenin gibi biz de soralım; Ne Yapmalı? Yapılacak olan şudur; 40 yaşından büyük bütün sol-sosyalist aktörler siyasetten ayrıldıklarını deklere edecekler. Ve Genç nesil sol, 1960’lardan bu güne yaşanan süreci cesur bir şekilde sorgulayacak, yargılayacak ve yeni, yepyeni bir lisan üzere yeni bir sol söylem inşâ edecekler. Evet, yeni üslupta elbette iklim, doğa, hayvan hakları, kadın hakları, ezilenlerin hakları, adaletsizlik, eşitsizlik gibi kavramlar etkili bir şekilde dillendirilmeli, hiç itirazım olamaz. Evet, seküler, laik bir toplum ve kamu düzenine sürekli vurgu yapılmalı, buna da eyvallah. Amma ve lakin, Türk demekten, islam demekten, Osmanlı demekten, Selçuklu demekten de korkmayan bir sol söylem inşâ edilmeli. Yeni solcular, “bizim tarihimizde şöyle hatalar yaptık” diye konuşmalılar. “Bizim tarihimizde, Batı medeniyetinden farklı olarak şu noktalar dikkate değer” diye cümle kurmalılar. Yeni sol, hiç çekinmeden, “bizim dinimiz”, “bizim tarihimiz” diyebilmeli. (Asla dincileşmekten söz etmiyorum, bir realiteden söz ediyorum). Yeni sol kadrolar, çok rahat bir şekilde, “biz Türkler” diye cümle kurabilmeli. Günahıyla, sevabıyla, acısıyla, tatlısıyla, bin senedir bu toprakta yaşıyoruz ve burayı yurt tuttuk, yurt belledik. Dedelerimiz burada yatıyor, bizden sonraki gelen nesiller de bu ovaları ekip biçecekler ve burada yatacaklar. Ne utanacak bir tarihimiz var, ne de hamaset yapılarak abartılacak bir tarihimiz. Her ulus gibiyiz, hatalarımız var, soylu yanlarımız var, eksiklerimiz var, artılarımız var, günahlarımız ve sevaplarımız var.

Niçin sol kadrolara bu dili ve bu üslubu önerdiğimi de söyleyeyim; çünkü hakikat bu! Çünkü bu topraklarda bu iki kavram, İslam ve Türk, inanılmaz ölçülerde kutsaldır, sanıldığından çok güçlüdür ve hayatın akışına büyük oranda hükmeder. Belki İskandinav ülkelerinde böyle olmayabilir, Batı Avrupa’da bu derecede olmayabilir, ama buralar böyle, biz böyleyiz. Bunda korkulacak, rahatsız olunacak bir şey de yok ayrıca. Zaten Alevilerimiz seküler yaşam için büyük güvence. Bir de Sünni camia bu Selefileşme aptallığından uzaklaşıp Matirudi geleneğe sahip çıkmaya başlarsa, emin olun ki hiçbir sorunumuz kalmaz. Diğer sorunlarımızı el birliği ile çözeriz. Ama bu iki güçlü kavramı basite alarak, yok sayarak yol alamazsınız, alamayız. Hatta ülkemizden soğur ve bir an evvel buraları terk etmek için çareler aramaya başlarsınız.

Biliyorum bu yazı dolayısıyla bazı sol-sosyalist düşünen arkadaşlarım bana kızacaklar, itiraz edecekler. Eyvallah, haklarıdır. İtirazlarını da son kelimesine kadar dinlemeye, anlamaya hazırım. Ama benim aklım, mantığım ve kalbim şu aşamada böyle söylüyor. Çünkü ben, ülkemizin gelecek yıllarda  Afganistanlaşma, yani kavimler, mezhepler arasında paylaşılmış bir ülke olma ihtimali olduğunu düşünüyorum ve buna dikkat çekmeye, gücüm oranında uyarmaya çalışıyorum. Ve Türk halkının dinamik bir sosyal kesimi olarak Sol’un, bu ülkenin gerçeklerinden haberdar olmasını, kendini toparlamasını istiyorum, bunu umut ediyorum.

Dediğim gibi, çelik zırhlarımı ve kurşun geçirmez yeleklerimi giydim, taarruzunuzu bekliyorum.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Eşref Ural - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gazete Grafiti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gazete Grafiti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gazete Grafiti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gazete Grafiti değil haberi geçen ajanstır.

01

Aynura0709 - Yine düşüne düşüne okudum yazınızı emeğinize sağlık sn Ural

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 30 Mayıs 12:29