Edebiyatçının siyaset’le imtihanı

Ne vakit Refik Halit Karay’ın adını duysam yahut bir öyküsünü okusam, içimde hep tarifsiz bir burukluk oluşur. Nasıl oluşmasın, bu kadar yetenekli bir Türkçe ustasının daima itilip kakılması ve ömrünün en güzel yıllarını sürgünlerde geçirmesi, hangi vicdanı rahatsız etmez ki?  Ama Refik Halit’in başına ne geldiyse, hep, siyasete dair güncel meseleler hakkında kelam etmesinden dolayı geldi. Ah yazarlar, şairler, öykücüler; belki de en az bildiğiniz bu “siyaset” deryasına çalakalem niye dalarsınız bilmem ki?

Evet, kabul ediyorum, 1908’den itibaren Osmanlı Türkiyesinde, değil aydınlar ve yazarlar, tekmil imparatorluk tebaası hızla politik bir iklime savrulmuş haldedir. Ülke ilk defa bir siyasi parti ile ve ilk defa seçim sandığıyla bu günlerde tanışır. Ama böylesi “ziyadesiyle politize” ortamlarda en büyük bedeli her daim eli kalem tutanlar öder.

İttihat ve Terakki döneminde genç bir muharrir ve edip ( gazeteci-yazar) olarak sahnede görünür Refik Halit. Ateşli bir İttihat-Terakki muhalifidir. Bu nedenle de, sık sık sürgüne gönderilir bu süreçte. Dünya savaşı bitip İttihat Terakki’nin liderleri ülkeyi terk ettikleri günün ertesinde, o çok meşhur “Efendiler Nereye?” yazısını yayımlar. Ülkenin nihayet İttihatçılar’dan kurtulduğunu “sanmaktadır”. Ancak, çok kısa süre sonra, ülkede kalan İttihatçılar’ın Milli Mücadele’yi örgütlediğine şahit olunca, bu kez de, Milli Mücadele aleyhine bir pozisyon alır. (Sonraki yıllarda bu gerçeği itiraf edecektir ve Milli Mücadele’yi yeni bir İttihatçılık faaliyeti olarak gördüğü için karşı çıktığını söyleyecektir.)

Ama bu duruşunun bedelini, Kurtuluş Savaşı bittiğinde çok ağır ödedi. Meşhur 150’likler listesinde onun da adı vardı ve 1922 Kasım ayında Beyrut’a sürgüne gönderildi. Parası yoktu, şaşkındı ve sürgündü. Eşine boşanma hakkı tanıyarak oğlu ile beraber İstanbul’a dönmesine izin verdi. Ve dilini, kültürünü, geleneklerini bilmediği bu coğrafyada, tam 16 sene sürgün olarak kaldı. Bereket ki Atatürk’ün ölümünden kısa süre önce af çıktı ve bu sayede tekrar İstanbul’a dönebildi.  Sonrasında, ölene dek,  hiç siyasetle ilgilenmedi. Sadece anılarını, gezilerini, öykülerini yazdı ve çok güzel yazdı.

Edebiyatçının siyasetle imtihanı konusunda yakın zamanlarda en kayda değer örnek, hiç kuşkusuz Ahmet Altan Vak’asıdır.  Çetin Altan gibi çok zeki bir entelektüelin elinde büyümüş bir adamın nasıl bu kadar “ahmak” olabildiğini halâ anlayabilmiş değilim. 80’li yıllardan itibaren edebiyat dünyasında yıldızı en çok parlayan iki yazardan birisiydi. (Diğeri Orhan Pamuk’tur.) Yazdığı her kitap, ister deneme isterse roman, derhal çok satanlar listesinin başına geçiyordu ve aylarca orada kalıyordu. Ama gerçekten çok güzel yazılar yazıyordu. Romanları vasat ve “piyasa işiydi” ama, deneme kitapları gerçekten muhteşemdi.

Ve bir gün, 2000’li yıllara girdiğimizde, edip Ahmet Altan gitti ve yerine “politikacı Ahmet Altan” çıka geldi. Niye geldi, kim gönderdi, politika sahasında bir boşluk olduğuna nasıl kanaat etmişti ve bu boşluğu kendisinin doldurabileceğine niçin hükmetmişti, bilinmiyor. Evvela “Taraf” adlı bir gazete verdiler eline. (Yoksa füze mi demeliydim?) Sonra Gülen Cemaati ile bir “angajmana” girdiler ve ondan sonra da, bir gazete gibi değil, bir “kıyma makinesi” gibi çalıştı. Ne vakit elime Taraf Gazetesi geçse, (ki çok geçiyordu, çünkü bizim sol-liberal aydın dostlarımız bu gazeteye bayılıyorlardı) şu soru gelip takılıyordu aklıma; “o güzel kitapları yazan Ahmet Altan ile, bu gazeteyi çıkartan Ahmet Altan gerçekten aynı kişi mi?”

Sonra neler olduğunu hepimiz yaşadık, biliyoruz. Ahmet Altan’ı finanse edenler, yüreklendirenler ve politika çamuruna itenler kaçtı kurtuldu, ama edebiyatçı Ahmet Altan, ilerlemiş yaşına rağmen, halâ cezaevinde.

Kıssadan hisse; aydın olmak başka, siyaset bambaşka bir “şey’dir”.  Edip, şair, muharrir, entelektüel, akademisyen olabilirsiniz, eyvallah. Ama bu sıfatlar size siyaset meydanında kılıç sallama kolaylığı sağlamaz. Çünkü siyasetin dili, ritüelleri, hakikati çok başkadır. Yani siyaset, eninde sonunda Makyevelli’nin kurguladığı ve forme ettiği hakikatler üzere inşa edilebilen bir serüvendir.  Siyaset vicdanla ve duygularla değil, tamamen akıl ve somut gerçekler üzere oynanan son derece acımasız bir oyundur. İnsanların babalarını, evlatlarını ve kardeşlerini gözünü kırpmadan katlettiği bir macradan söz ediyoruz burada, beş taş oynamıyoruz!

Hülâsa, nacizâne fikrim şudur ki, yazar, çizer, şair, gazeteci, akademisyen “taifesi” kendi işini yapmalı, daha doğrusu bildiği işi yapmalı, ama fiilen siyaset oyununa asla dahil olmamalıdırlar, NOKTA.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Eşref Ural - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gazete Grafiti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gazete Grafiti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gazete Grafiti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gazete Grafiti değil haberi geçen ajanstır.