Reklamı Kapat

Kurtarılmayı bekleyen ülke

Tamı tamına iki yüz senedir kurtarılmayı bekleyen, kurtarılmak için reçeteler yazılan, ihtilaller yapılan, isyanlar çıkartılan, seçim sandıkları kurulan bir ülke burası. 

19. yüzyıl başlarında, Avrupa medeniyeti muazzam bir yükseliş trendi yaşarken, Türk-İslam coğrafyası kelimenin tam anlamıyla sefaletin denizinde bir o yana, bir bu yana, savrulmaktadır. Bir Avrupa devleti olarak kurulmuş ve gelişmiş olan Devlet-i  Âli Osmanlı, bu yüzyılın başında, sürekli gerilemektedir. Kuşkusuz devleti yöneten kadrolar, Avrupa’daki bu muazzam gelişmenin ve yükselişin farkındadırlar ve imparatorluğun kötü gidişini durdurmak için, Avrupa’da ortaya çıkan askeri ve siyasi alandaki bazı teknik gelişmelere ilgi duymaktadırlar.

İlk  reform orduda!

1789 Fransız İhtilali, beklenildiği gibi, en çok bünyesinde farklı dinleri ve milletleri barındıran ülkeleri tehdit ediyordu ve bu nedenle, İmparatorluk yöneticileri, Avrupa’daki bu gelişmeleri önceleri ciddiye almadı, sonraları da faydalı bulmadı.  Ama işler bizim devlet yöneticilerinin gönlüne göre şekillenmeyecekti elbet. Devleti içine düştüğü açmazdan kurtarmak için çabalar yüzyılın başlarında gündeme geldi. Yeni  ve modern, Avrupa tipi bir ordu kurulması kararı alındı. Bu karar Yeniçeri birliklerini çileden çıkartmaya yetti. İsyan başlattılar. Reformist ve ileri görüşlü Sultan 3. Selim’i sarayda katlettiler, Sultan 2. Mahmut, ellerinden “kıl payı” kurtuldu ve padişah oldu.

İlk umut Tanzimat

1826 yılına geldiğimizde, devlet,  geri gidişi durdurmak ve her türlü beladan kurtulmak için, evvela kendi ordusundan kurtulmak gerektiğine karar verdi ve bu yılın Haziran ayında, Yeniçeri Orduları, bizzat devletin padişahı tarafından verilen bir talimat üzere,  top gülleleri ile tarümar  edildi. Hiç kuşkusuz bir yeni dönem başlıyordu, bu döneme taihçiler, “Tanzimat Dönemi” adını verdiler. Dönemin aydınları ve devlet yöneticileri, Tanzimat Fermanı ile açıklanan ilkelerin hayata geçmesi halinde, tez vakitte ülkenin kurtulacağına inanıyordu. Pek çok askeri ve idari reform yapıldı Tanzimat Dönemi’nde.   Toplumsal kimlik olarak da “Osmanlıcılık” tabiri ile tanımlanıyordu bu dönem.   Ama 1878 Osmanlı-Rus Savaşı, (93 Harbi) bu dönemin sonu oldu. Daha evvel Yunanlıların isyan edip ayrılması yetmiyormuş gibi, Avrupa’daki pek çok toprağımız elden çıktı. Pek çoğu Hıristiyan tebaanın yaşadığı topraklardı.

Sultan Hamit ve İslamcılık arayışı

Gayrı-müslimlerin yaşadığı topraklar elimizden çıkınca, Sultan Abdülhamit döneminde, en azından Müslüman tebaayı bir arada tutmak için, bu kez, “İslamcılık” programı öne çıkartıldı. Koca imparatorluk her geçen gün mum gibi eriyordu ve ülkeyi kurtarmak için bir şeyler yapılması gerekiyordu. Sultan Abdülhamit,  en önemli problemin “ eğitim” olduğuna karar verdi ve Trakya, Suriye ve Anadolu’da yüzlerce okul açtırdı. Tam bir eğitim-öğretim seferberliği başlatıldı. Rumeli’de iktisadi anlamda pek çok yatırımlar yapıldı, demiryolu ağına ağırlık verildi. Ama tüm bu çabalar hiçbir sonuç vermiyor ve her şey kötü gidiyordu. Yani ülke bir türlü “kurtulamıyordu”.

Tek çare “meşrutiyet” mi?

Bu kez dönemin aydınları ve genç asker sınıfı, “meşrutiyet” denilen bir hülyaya kapıldılar. Meşrutiyet ilan edilirse bütün dertlerin biteceğine, bütün ayrılıkların son bulacağına ve her şeyin güllük gülistanlık olacağına can-ı gönülden inanıyorlardı. Bu uğurda dağlara çıktılar, isyan başlattılar ve 1908 tarihinde padişahı meşrutiyet ilan etmek zorunda bıraktılar. Yeni dönemi sembolize eden kavram “Jön Türkler” idi ve siyasi öncülüğünü de İttihat ve Terakki Cemiyeti yapıyordu. Başlangıçta “milliyetçilik” fikrini hiç öne çıkartmadılar, lakin 1913 Balkan Savaşı bardağı taşıran damla oldu.  Bu savaşta Yunanlılar ve Bulgarlar karşısında resmen hezimete uğradık. Ve işte bu tarihten sonra milliyetçilik-Türk Milliyetçiliği kavramı öne çıkmaya başladı. İttihat ve Terakki bu siyasi söylemi öne çıkartıyordu ve ünlü sosyolog Ziya Gökalp, bu yeni sürecin teorisyeni olarak görünüyordu.

Çare cumhuriyet mi?

1.Dünya Savaşı’ndan da yenilgi ile çıktık. Evet, ülke hep kurtarılmaya çalışılıyor, ama çabaladıkça daha çok çamura batıyordu.  Anadolu işgalden kurtulduktan sonra yeni bir dönem başladı. Bu dönem, “Cumhuriyet” dönemiydi. Dönemin bayrağını Mustafa Kemal Atatürk taşıyordu ve bu yolla ülkenin kesinlikle kurtulacağına inanılıyordu. Onlarca reform-yenilik yapıldı, hilafet kaldırıldı, alfabe değişti, kılık-kıyafet değişti, alt yapı çabaları hızlandı, fabrikalar kuruldu, eğitim seferberliği başlatıldı vs.vs.  Ama 1950 seçimlerinde yapılan ilk seçimde, millet, Cumhuriyeti kuran kadroyu ve siyasi partiyi resmen sandığa gömdü. Demek ki ülke yine “kurtarılamamıştı”.

Köylü kalkınırsa…

DP-Menderes döneminin ana sloganı “millet ve demokrasi” idi. Anadolu köylüsü kalkındırılacak, tarımsal üretim teknoloji ile buluşacak, yollar yapılacak, köyler ve köylü medeniyetle buluşacak, böylece ülke kalkınacak ve kurtarılacaktır. Bu hususta esaslı çabalar gösterildi, fabrikalar açıldı, karayolu ağı genişletildi vs. Ama on sene sonra, 27 Mayıs 1960 günü, ordu yönetime el koydu! Demek ki ülkenin kurtuluş yolu bu değildi, devletin içinde etkili bir kesim gelişmelerden memnun olmamıştı ve çareyi askeri sahaya sürmekte bulmuştu. Bu dönem de böyle bitti, ülke yine kurtarılamadı.

Yeni çare; sosyalist Türkiye

Bu kez sahneye, ülkeyi kurtaracak reçetenin elinde olduğu iddiası ile sol gençlik çıktı. Evet, Kemalist-Cumhuriyetçi kadro ülkeyi işgalden kurtarmış ve bazı devrimler yapmıştı ama, devamında başarı gösterememiş ve ülke yeniden emperyalistlerin kontrolüne geçmişti.  O halde anti-emperyalist bir mücadele neticesinde Marksist-Leninist anlayışa sahip sosyalist bir Türkiye inşa edilmeli ve böylece ülke kurtulmalı idi. Bu konuda sosyalist gençler muazzam bir çaba içine girdiler, deyim yerinde ise, boylarından büyük işler de yaptılar. Ama bir gece, 12 Eylül 1980 günü, devletin asıl sahipleri sahne aldılar ve bütün gençleri bir gecede toplayıp mahpuslara, hatta idam sehpalarına götürdüler. Böylece, devrimci gençlerin ülkeyi kurtarma serüvenleri de sona ermiş oldu.

Yeni yol; liberal İslamcılık

Sonra Özal dönemi başladı. Özal, ekonomi düzeldiği anda ülkedeki bütün sorunların sona ereceğini söylüyordu, belki de buna gerçekten inanıyordu. Halk desteğini ve uluslararası finans kurumlarının desteğini arkasına alarak, hızla işe koyuldu. Başlarda işler fena da gitmiyordu aslında. Ama PKK’nin silahlı eylemlere başlaması, sürecin sivilleşmesini giderek imkansız hale getiriyordu.  Her geçen gün güvenlik bürokrasisi daha etkin hale geliyor ve ülkede çift başlı bir yönetim ortaya çıkıyordu. 1991 seçimleri Özal döneminin bittiğini ilan etti. Moralsiz, hasta ve yorgun Özal, yeni bir parti kurup Çankaya’dan ayrılmak ve yeniden Anadolu yollarına düşüp ülkeyi “kurtarmak” hayalleri kurarken, ani bir kalp krizi neticesinde öte dünyaya göçüverdi. Yani ülke yine kurtarılamamıştı.

Laiklik ve milli güvenlik dönemi

90’lı yılların ortalarında sahnede üç önemli gündem vardı; ekonomik kriz, irtica ve terör. Ne zaman bu meseleler sıkça  konuşulmaya başlarsa, kolluk güçleri konuşmaya başlar bu ülkede. Ve bu yıllarda da böyle oldu. Ülkenin şeriat ve bölücülük tehlikesi ile başının belada olduğunu düşünen Ordu, geçmiş yıllarda yaptığı gibi, ülkeyi kurtarmak için yeniden sahneye çıktı, Erbakan Hükümeti’ni istifaya zorlayarak 28 Şubat Sürecini başlattılar. Medya, yargı, bazı siyasi kurumlar ve üniversiteler de bu sürece destek verdiler.  Ve bunca çabaya rağmen, 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan seçimlerinden İslamcı- Muhafazakar bir parti galip çıktı. Şu halde ülke yine “kurtarılamamıştı”.

Çare Erdoğanizm mi?

Ve bu gün halâ, Ak Parti-Tayyip Erdoğan döneminde yaşıyoruz.  Elbette Erdoğan da yola çıkarken ülkenin bütün dertlerini çözecek formülün cebinde olduğunu ve ülkeyi kurtaracağını söylüyordu.  Ancak, geride kalan 18 yıla soğukkanlılıkla baktığımızda, yolları genişlemiş, binaları büyümüş ve fakat; yaşamak için daha çok çalışmak zorunda olan, işsizlik ve ekonomik sorunlarla boğuşan, bir imkan bulsam da şu ülkeyi terk etsem diye dua eden moralsiz bir halk, adalet mekanizması dağılmış bir devlet, hukuktan ve liyakâttan söz etmeyen bir kamu idaresi, demokrasi ve özgürlükler anlamında çok gerilere düşmüş bir Türkiye fotoğrafı duruyor önümüzde.  Yani, öyle görünüyor ki, T. Erdoğan da ülkeyi kurtaramayacak.

Kurtarıcılardan kurtulmak

200 senelik bir “kurtarma-kurtulma” macerasından sonra benim geldiğim nokta şudur; yeni nesiller ve aydınlar, artık asla “ülkeyi kurtarmak” deyimini ağızlarına almamalı ve sadece işlerini, bildikleri işleri, en iyi şekilde yapma gayretine yönelmelidirler. Yani, şair şairliğini, romancı romancılığını, doktor doktorluğunu, mimar mimarlığını, mühendis mühendisliğini, tacir tacirliğini, asker askerliğini, talebe talebeliğini, imam imamlığını, işçi işçiliğini, köylü köylülüğünü, aydın aydınlığını, siyasetçi siyasetçiliğini...

Artık bu saatten sonra kim çıkıp da, “ben bu ülkeyi kurtaracağım, düşün ardıma” diye meydanlarda bağırmaya başlarsa, ağzının ortasına kürekle vuracağımı belirtmek isterim! Lütfen artık kimse bu ülkeyi kurtarmaya kalkmasın, çünkü ne vakit bu slogan ile yola çıkılsa, her defasında işler daha da kötüye gidiyor. En azından 200 senelik serüven bunu söylüyor.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Eşref Ural - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gazete Grafiti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gazete Grafiti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gazete Grafiti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gazete Grafiti değil haberi geçen ajanstır.