Türkiye'nin iki yüzyıllık mücadelesi (1)

GİRİŞ:
Neredeyse okuryazar herkesin “kim muhtar olacak, kim belediye encümeni, kim belediye başkanı olacak” diye yatıp kalktığı bir süreçte böyle bir yazının müşterisi var mıdır, inanın bilmiyorum. Ama böyle bir yazıya çok ihtiyaç olduğuna hiç kuşku duymuyorum. Duymuyorum, çünkü bu ülkede hâlâ Cumhuriyet nedir, ne değildir, tam olarak anlaşılamamış ve anlatılamamış haldedir, bunca olan bitene ve bunca geçen zamana rağmen. Bu ülkede yaşayan insanlarımızın kahir ekseriyeti Türkiye’nin geçen iki yüz sene içerisinde hangi badirelerden geçtiğini, nasıl bir ölüm-kalım savaşı verdiğini gerçekten bilmiyor. Kulaktan duyma bilgilerle, önyargılarla, ideolojik körlüğün etkisiyle tarihteki bir dönemi ya da bir aktörü kutsallaştırıyor ve diğerlerini lanetliyor! Örneğin Sultan Abdülhamit’i lanetlerken İttihatçıları ya da Cumhuriyetçileri göklere çıkartıyor. Oysa bu bir süreçtir, ölüm döşeğinde bir devleti iyileştirip ayağa kaldırma mücadelesinin bir parçasıdır yaşananlar. Doğru işler yapılmıştır, yanlış işler yapılmıştır, eksik işler yapılmıştır bu olağanüstü çalkantılı ve sancılı zamanlarda. Ama bu insanlar bizim insanlarımız, bu çocuklar bizim çocuklarımız, bu tarih bizim tarihimiz. Başka türlü bakılamaz, bakamayız. Sultan Abdülhamit de bu ülkenin, bu tarihin bir gerçeğidir, Enver Paşa da, Mustafa Kemal Paşa da. Yaptıkları ve yapamadıklarıyla, hataları ve sevaplarıyla bizim evlatlarımız, bizim Kahramanlarımızdır. Bu insanları bütün yönleriyle anlamak ve değerlendirmek zorundayız.

Bu makaleyi elbette her yaştan insanımızın okumasını isterim, dilerim. Ancak, bilhassa kırk yaş altı insanlarımızın, gençlerimizin okumasını, yazdıklarım üzerinde esastan düşünmelerini dilerim. Aslında bu yazıyı onlar için, henüz ömrünün gençlik dönemlerinde olanlar için yazıyorum, onlara armağanımdır.
Batılılaşma; mecburi ve zoraki istikamet!
Dünya 19. asrın kapısından Avrupa’da patlayan büyük bir bombanın tesiriyle girdi; Fransız İhtilali. Bizim devlet ricali aslında Fransa’da olan bitenleri hiç umursamaz göründü. En nihayetinde kâfir Fransızlar birbirlerini öldürüyorlar, asıp kesiyorlar, idam ediyorlardı hepsi bu kadar! Ama bizim için artık tahammül edilemez bir büyük sorun vardı, geçen yüz yıl içinde Avusturya ve Rusya ile defalarca harp etmiştik ve tamamında yenilmiştik! Artık bu askeri yenilgilere bir son vermek gerektiğine karar verdi o dönemki devlet yöneticilerimiz. Orduyu Batılı anlamda modernize etmeye karar verdiler ve her yenilikçi gibi, eski sistemi yaşatmak isteyenlerin tepkisini çektiler, Yeniçeri ordusu ayaklandı, reformist padişahımız 3. Selim’i öldürdüler falan.
Ama bir kere devletimiz ordusunu ne pahasına olursa olsun modernleştirmeyi kafasına koymuştu, sonra gelen padişah, 2. Mahmut, 1826 yılının Haziran ayında bir sabah, bütün orduyu, yani esasen kendi ordusunu, top ateşine tutarak yok etti! Evet, aynen böyle oldu, Osmanlı Türkiyesinin padişahı, kendi ordusunu paramparça etti! Belli ki artık yeni bir çağ başlıyordu bu topraklarda da, gerçekten de böyle oldu. Tanzimat dönemi düzenlemeleriyle pek çok kurum ihdas edildi, devlet organları kuruldu, modern Batılı müesseseler ortaya çıktı, daha modern bir ordu düzenine geçildi. “Dinimiz, milliyetimiz ne olursa olsun hepimiz Osmanlıyız” şeklinde bir Osmanlıcılık siyaseti izlenmeye çalışıldı bu dönemlerde. Artık devlet ricali, padişahlar ve bütün üst düzey devlet yöneticileri şöyle düşünüyorlardı; eğer başta ordu olmak üzere devleti Batılı anlamda modernize edemezler ise, ayakta ve hayatta kalma şansları her geçen gün azalmaktadır! 1850’li yıllara geldiğimizde, iş artık savaş kazanma arzusunu çoktan aşmış, hayatta kalma-kalmama ikilemine dayanmıştı. Zira bütün Avrupa artık bizi, iyileşme ihtimali olmayan “hasta adam” olarak anmaya başlamıştı.
Kuşkusuz bu Tanzimat döneminde devletin büyük hataları da oldu. Osmanlı Türkiyesi büyük ölçüde Batılı devletlerin, başta İngiltere, etki alanına girdi. Pek çok kanun Batılı güçlerin istekleri ve direktifleri doğrultusunda hazırlanıyordu mesela. Ama devlet kendisini Batı karşısında o denli güçsüz ve çaresiz hissediyordu ki, başka türlü davranma şansını kendisinde göremiyordu.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Eşref Ural - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gazete Grafiti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gazete Grafiti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Gazete Grafiti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gazete Grafiti değil haberi geçen ajanstır.