MEHMET ASLAN HAZIRLADI: İTİRAFTAN İFŞAATA; TÜRKİYE'NİN "DÖNÜŞ BİLETİ" (2)

Ayhan Çarkın itirafları ve Sedat Peker ifşaatları karşılaştırmasının bugün ikinci bölümünü yayınlıyoruz. Bu bölümde,Ayhan Çarkın'ın itirafları yer alıyor. Üçüncü ve son bölümünde ise Sedat Peker ifşaatları genel değerlendirme bölümleri yer alacak GAZETE GRAFİTİ

Ayhan Çarkın’ın itiraflarından bu tarz eylemlerin en tipik örneğinin Pınarcık Köyü katliamı olduğu anlaşılıyor. 20 Haziran 1987’de Mardin’in Ömerli ilçesi Pınarcık Köyü bir grup tarafından basılır ve 30 vatandaş öldürülür. Öldürülenlerin 16’sını aralarında bebeklerin de olduğu çocuklardı. Yıllarca hafızalara kazınan kurşunlanmış bebek fotoğrafları ve “bebek katili” haberleriyle hatırlanan bu baskın, toplumsal algı açısından amacına ulaştı. Önümüzdeki haziran ayının 20’sinde bu olayla ilgili tekrar haberler yapılacak, tekrar hafızalar canlandırılacak.

Ayhan Çarkın Pınarcık katliamıyla ilgili şunları söylemişti;

“Dehşet şeyler yaşandı o bölgede. 1986'da gittik oraya. Bir yıl sonra Mardin Ömerli'ye bağlı Pınarcık Köyü'nde bir katliam yaşandı. 16'sı çocuk 30 kişi katledilmişti. O köye gittim, kan barut kokusu vardı her tarafta. Pınarcık katliamını provokasyon amaçlı JİTEM'in oluşturduğu gruplar yaptı. Çoğu çocuk 30 insan. Bir çocuğun cansız bedeni kollarımdaydı (ağlıyor)… O insanları örgüt öldürmedi. Bu kanı döken başkasıydı. Başbağlar katliamı, Bilan kazası olayı, Jave köyleri…Aynı ekip yaptı bunları. Başbağlar katliamı kesinlikle Ergenekon zihniyeti ürünüdür”

Ayhan Çarkın’ın anlatımları, bunların mahkeme kayıtlarına geçmesi ve bu anlatılanlara itiraz gelmemesine rağmen Pınarbaşı katliamıyla ilgili toplumdaki algı değişmedi, değişmeyecek. Ayhan Çarkın’ın itiraflarının “gerçeği yansıtmadığı” gibi karşı bir savunma geliştirileceğine, onun deli olduğu, akıl sağlığının yerinde olmadığı gibi bir strateji uygulandı. Akıl sağlığının yerinde olup olmadığının belirlenmesi amacıyla mahkeme tarafından adli tıp kurumuna sevkedildi. Adli tıpın yaptığı incelemede deli olduğu sonucuna varılsaydı, soruşturma ve kovuşturma aşamasındaki bütün ifadeleri geçersiz olacaktı. Adli tıp kurumunun 2 hafta süresince yaptığı muayenede, müşahade ve testlerin sonucunda şahsın bazı psikolojik sorunlarının olduğu,çevreye uyum sağlamada sorunlu olduğu, insani ilişkilerde kararsız ve güvensiz olduğu; ancak verdiği ifadelere engel olacak mahiyette ve derecede herhangi bir akıl hastalığı veya akıl zayıflığının tespit edilemediği, söylenmiştir.

Adli tıp kurumu Adnan Çarkın için sadece akıl hastalığı olmadığına değil, aynı zamanda akıl zayıflığı bulunmadığına dair raporunu mahkemeye iletince, itiraflar daha bir dikkate alınır oldu. Kaldı ki anlattığı ve dahil olduğu olayları tarihler, sayılar, operasyon yapılan yerler gibi en ince detayına kadar tarif ediyordu.

Ayhan Çarkın’ın anlattıkları arasında çok üzücü şeyler var. İtirafların yapıldığı dönemde dikkatlice takip ediyor, not alıyordum. Yıllar sonra yeniden gözden geçirmek benim için zor oldu. Aynı şeyleri ikince kez yaşadım ama duygusal olarak, belki de yaş almak veya çocuk sahibi olmaktan dolayı daha fazla etkilendim. Bugünden bakınca “terör tehdidi” denilen şeyin nasıl bir kurgu olduğu daha iyi anlaşılıyor. “Terör tehdidi” kavramı üzerinden tam anlamıyla kanlı bir rant pazarı oluşturulduğu çok daha net görünüyor. Olayları neden-sonuç ilişkisi içerisinde ve teknik olarak anlatmak istememe rağmen yine de “ulan nasıl bu kadar canavarlaşabiliyorsunuz” demekten kendimi alamıyorum.

Kirli yapıların kendilerini sürdürmesi için ateşin sürekli harlı olması gerekiyor. Eğer “terör” işi kesat hale gelmişse, sular sakin ve durgunsa, bulanık ve hırçın hale getirmenin yolunu bulmak gerekiyor. Barış para kazandırmıyorsa, o zaman barış kimin umurunda…

Ayhan Çarkın, tam anlamıyla bir suyu bulandırma hikayesi anlatıyor: Biri İstanbul Üniversitesi, Diğeri Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencisi 2 öğrenci gözaltına alınıyor ve infaz için kendilerine teslim ediliyor. Çocukların adı Hüsamettin Yaman ve Soner Gül. Biri 21, diğeri 22 yaşında.

Çarkın, kendi ifadesinde şöyle diyor;

'Yaman ve Gül yere çömeldiler. Tam tetiği düşüreceğimizde 'insanlık onuru işkenceyi yenecek' diye slogan attılar. Polis otobüsüne bomba atmış diye bir yalanla bizi yönlendirdiler. 20 yaşında bir çocuğu nasıl öldürdük inanamıyorum. Sonradan öğrendim hiçbir suçları da yoktu'

 

Ayhan Çarkın’ın diğer bir itirafı İstanbul’daki Perpa AVM’ye yapılan baskınla ilgili.

 

13 Ağustos 1993’de Dev-Sol üyeleri bulunduğu iddiasıyla Perpa AVM’de bir kafeye düzenlenen operasyonda 5 kişi öldürülüyor. Kafede 22 yaşında garson bir kadın, 18 yaşında kasiyer bir genç ve 3 müşteri var. Müşterilerden 2’si Dev-Sol üyesi ve kafede bulunan 16 yaşında Sabri Atılmış isimli bir çocuk var. Ayhan Çarkın’ın da bulunduğu özel harekatçılar kafeye baskın yapıyor ve girdikleri gibi oradaki herkese kurşun yağdırmaya başlıyorlar. Bir çocuk sahibi ve 3 aylık hamile olan garson Selma Çıtlak, belki de annelik refleksiyle asansörlerin bulunduğu yere koşmaya çalışıyor. Fark edilince ateş ediyorlar. Yapılan incelemede sırtına isabet etmiş 8 kurşun tespit ediliyor.

Baskınla ilgili Şöyle diyor Çarkın;

"perpa baskını, basit bir gaz bombasıyla yapılabilecek bir operasyondu. silah kullanılması gerekmezdi. buna rağmen yargısız infaz yaptık. oradakiler bizimle çatışmaya girmedi. çatışma süsü verildi. garson kızı da tanık kalmasın diye öldürdük. sonradan çok pişmanlık duydum"

Ayhan Çarkın’ın itirafıyla, kendisi dahil baskına giden 5 özel harekat mensubu yargılanarak 8’er yıl ceza alır, ardından indirim maddeleri uygulanarak ceza 4 yılla indirilir.

Tek tek bakıldığında her birinde inanılmaz dramatik hikayelerin olduğu infazlar var. Bu cinayetlerin büyük çoğunluğu terör rantı oluşturma amacı taşıyor ve istisnasız her birinin arkasından Mehmet Ağar çıkıyor. Susurluk kazası bu karmaşık ilişkileri görünür hale getirmiş, Ayhan Çarkın’ın itirafları da deşifre olmasını sağlamıştı ama ne yazık ki Türkiye bu cerahattan kurtulma şansını kullanamadı. Dönemin vitrin başbakanı Çiller manipüle edilerek, terör rantçısı ekibin aparatına dönüştürüldü. Susurluk’la tam anlamıyla hesaplaşmış bir Türkiye bugün yaşadığı karanlığa, hukuksuzluğa, anti demokratik uygulamalara “dur” diyebilirdi ama diyemedi. Kurgusal hesaplaşmalar, sembolik cezalarla dönem geçiştirildi. MİT’in Susurluk kazasından yaklaşık 1 ay sonra sunduğu rapor siyaset- mafya ilişkisine tam olarak projeksiyon tutuyordu; ancak rapora gösterilen taktiksel ilgi, fiiliyata aynı ölçüde yansımadı. Bir anlamda dağ fare doğurdu ve rapor kadük oldu.

28 May 2021 - 14:36 - Gündem


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gazete Grafiti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gazete Grafiti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gazete Grafiti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gazete Grafiti değil haberi geçen ajanstır.